<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Forumlar forum - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.forumcak.net/</link>
		<description><![CDATA[Forumlar forum - http://www.forumcak.net]]></description>
		<pubDate>Thu, 20 Nov 2008 14:52:16 -0500</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[yogurt]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=449</link>
			<pubDate>Fri, 07 Nov 2008 06:22:45 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=449</guid>
			<description><![CDATA[Ailenin biri o kadar kalabalıkmış ki karı kocanın seks yapacak yerleri kalmamış. Bir gün bu karı koca dayanamamış plan yapmışlar. Planda sabah herkes yemek yerken ev hanımı üzerine yoğurt döküp mutfağa gidecek evin erkeği onu temizlemek bahanesiyle yanına gidip sevişecekler. Sabah oluyor. Kahvaltıda anne üzerine yogurt döküyor babada peşinden gidiyor bi güzel becermeye başlıyor karıyı. Bunlar mutfakta sevişirken evin en küçüğü susayıp mutfağa gidiyor. Anne babasını o vaziyette görünce korkup hemen içeri girer ve<br />
- Abilerim ablalarım sakın!!! üzerinize yogurt dökmeyin babam yogurt dökeni s****yor]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Ailenin biri o kadar kalabalıkmış ki karı kocanın seks yapacak yerleri kalmamış. Bir gün bu karı koca dayanamamış plan yapmışlar. Planda sabah herkes yemek yerken ev hanımı üzerine yoğurt döküp mutfağa gidecek evin erkeği onu temizlemek bahanesiyle yanına gidip sevişecekler. Sabah oluyor. Kahvaltıda anne üzerine yogurt döküyor babada peşinden gidiyor bi güzel becermeye başlıyor karıyı. Bunlar mutfakta sevişirken evin en küçüğü susayıp mutfağa gidiyor. Anne babasını o vaziyette görünce korkup hemen içeri girer ve<br />
- Abilerim ablalarım sakın!!! üzerinize yogurt dökmeyin babam yogurt dökeni s****yor]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Arabin Kilodu]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=448</link>
			<pubDate>Fri, 07 Nov 2008 06:22:17 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=448</guid>
			<description><![CDATA[Arabın biri türk kızına aşık olmuş, sonra türk arkadaşına onunla<br />
evlenmek için ne yapması gerektiğini sormuş;<br />
Türk arkadaşı araba :<br />
- Öncelikle kendine entarinin altından giymek için bir kilot diktir,<br />
sonrada kızı gidip ailesinden iste demiş,<br />
Arap kendine beş metrelik kumaş almış, iki metresiyle kilot diktirmiş, üç<br />
metresini de evde bırakmış ve kızı istemeye gitmiş.<br />
Arabın heyecandan çişi gelmiş ve tuvalete gitmiş, kilodu tuvalette unutmuş, dışarı çıkıp koltuğa bacaklarını açarak yayılmış.<br />
Kız kahveleri tutarken;<br />
- Aman tanrım! deyip elindekileri düşürmüş.<br />
Arap gülerek cevap vermiş:<br />
- Çok mu beğendin üç metresi de evde.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Arabın biri türk kızına aşık olmuş, sonra türk arkadaşına onunla<br />
evlenmek için ne yapması gerektiğini sormuş;<br />
Türk arkadaşı araba :<br />
- Öncelikle kendine entarinin altından giymek için bir kilot diktir,<br />
sonrada kızı gidip ailesinden iste demiş,<br />
Arap kendine beş metrelik kumaş almış, iki metresiyle kilot diktirmiş, üç<br />
metresini de evde bırakmış ve kızı istemeye gitmiş.<br />
Arabın heyecandan çişi gelmiş ve tuvalete gitmiş, kilodu tuvalette unutmuş, dışarı çıkıp koltuğa bacaklarını açarak yayılmış.<br />
Kız kahveleri tutarken;<br />
- Aman tanrım! deyip elindekileri düşürmüş.<br />
Arap gülerek cevap vermiş:<br />
- Çok mu beğendin üç metresi de evde.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Aldattin mi]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=447</link>
			<pubDate>Fri, 07 Nov 2008 06:21:56 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=447</guid>
			<description><![CDATA[Ünlü diş hekimi Sam ve eşi 50. evlilik yıldönümlerini kutluyorlardı.<br />
Sam birden eşine bir soru sordu:<br />
- "Sevgilim, bu elli yıl içinde beni hiç aldattın mı?"<br />
- "O da nerden çıktı?" diye sinirlendi eşi, "cevabı öğrenmek<br />
istemezsin herhalde" dedi.<br />
"İsterim" dedi Sam. "Lütfen anlat."<br />
- "Madem öğrenmek istiyorsun, evet, seni üç kez aldattım"<br />
diye cevap verdi eşi.<br />
Kimlerdi bunlar?" diye sordu Sam. "İlki" diye anlatmaya başladı eşi<br />
"hani sen 30 yaşındaydın ve kendi kliniğni kurmak istiyordun da<br />
hiçbir banka sana kredi açmıyordu. Sonra bir banka müdürü eve<br />
geldi; hiçbir sey sormadan tüm kağıtları imzaladı ve sen en modern<br />
aletlerle kliniğini açabildin..."<br />
- "Canım benim. Benim için kendini feda ettin demek. Benim sevgili<br />
karıciğim" dedi Sam. "Peki ikincisi?"<br />
- "Hani 50 yaşında kalp krizi geçirmistin ya, kritik bir by-pass ameliyatı<br />
olman gerekiyordu, hiçbir doktor o cesareti gösteremiyordu. Her an<br />
ölebilirdin. Dr. Halery onca yoldan kalktı geldi, ameliyatinı yaptı. Sen<br />
hayata döndün" dedi eşi.<br />
- "Ah benim sevgili karım. Hayatımı kurtarmak için kendini bir kez daha<br />
feda ettin, öyle mi? Peki üçüncü aldatışın?"<br />
- "Hatırlıyor musun, yıllar önce diş hekimleri odası başkanı olmak<br />
istemiştin de 369 oy eksikti...(!)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Ünlü diş hekimi Sam ve eşi 50. evlilik yıldönümlerini kutluyorlardı.<br />
Sam birden eşine bir soru sordu:<br />
- "Sevgilim, bu elli yıl içinde beni hiç aldattın mı?"<br />
- "O da nerden çıktı?" diye sinirlendi eşi, "cevabı öğrenmek<br />
istemezsin herhalde" dedi.<br />
"İsterim" dedi Sam. "Lütfen anlat."<br />
- "Madem öğrenmek istiyorsun, evet, seni üç kez aldattım"<br />
diye cevap verdi eşi.<br />
Kimlerdi bunlar?" diye sordu Sam. "İlki" diye anlatmaya başladı eşi<br />
"hani sen 30 yaşındaydın ve kendi kliniğni kurmak istiyordun da<br />
hiçbir banka sana kredi açmıyordu. Sonra bir banka müdürü eve<br />
geldi; hiçbir sey sormadan tüm kağıtları imzaladı ve sen en modern<br />
aletlerle kliniğini açabildin..."<br />
- "Canım benim. Benim için kendini feda ettin demek. Benim sevgili<br />
karıciğim" dedi Sam. "Peki ikincisi?"<br />
- "Hani 50 yaşında kalp krizi geçirmistin ya, kritik bir by-pass ameliyatı<br />
olman gerekiyordu, hiçbir doktor o cesareti gösteremiyordu. Her an<br />
ölebilirdin. Dr. Halery onca yoldan kalktı geldi, ameliyatinı yaptı. Sen<br />
hayata döndün" dedi eşi.<br />
- "Ah benim sevgili karım. Hayatımı kurtarmak için kendini bir kez daha<br />
feda ettin, öyle mi? Peki üçüncü aldatışın?"<br />
- "Hatırlıyor musun, yıllar önce diş hekimleri odası başkanı olmak<br />
istemiştin de 369 oy eksikti...(!)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kral ile Vezir]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=446</link>
			<pubDate>Fri, 07 Nov 2008 06:21:29 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=446</guid>
			<description><![CDATA[Günün birinde Vezir'i Kral'a ben daha büyüğüm demiş .Kral haklı olarak kaldıramamış bu lafı ve sormuş:<br />
-Nasıl büyüksün?<br />
Vezir de:<br />
- Vergileri ben topluyorum halka ben bakıyorum vs...<br />
diye cevap vermiş. Kralda halkına sormaya başlamış. Önce bir çobana sormuş:<br />
- Fare mi büyüktür, deve mi?<br />
Çoban cevap vermiş;<br />
- Tabii ki deve büyüktür.<br />
Kral bir kez daha sormuş :<br />
- Köpek mi daha büyüktür, fil mi?<br />
Çoban:<br />
- Fil<br />
Kral:<br />
- Son bir soru daha<br />
demiş.<br />
- Kral mı daha büyüktür, Vezir mi?<br />
Çoban cevap vermiş :<br />
- Vallahi o hayvanları tanımıyorum!!!]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Günün birinde Vezir'i Kral'a ben daha büyüğüm demiş .Kral haklı olarak kaldıramamış bu lafı ve sormuş:<br />
-Nasıl büyüksün?<br />
Vezir de:<br />
- Vergileri ben topluyorum halka ben bakıyorum vs...<br />
diye cevap vermiş. Kralda halkına sormaya başlamış. Önce bir çobana sormuş:<br />
- Fare mi büyüktür, deve mi?<br />
Çoban cevap vermiş;<br />
- Tabii ki deve büyüktür.<br />
Kral bir kez daha sormuş :<br />
- Köpek mi daha büyüktür, fil mi?<br />
Çoban:<br />
- Fil<br />
Kral:<br />
- Son bir soru daha<br />
demiş.<br />
- Kral mı daha büyüktür, Vezir mi?<br />
Çoban cevap vermiş :<br />
- Vallahi o hayvanları tanımıyorum!!!]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Maas]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=445</link>
			<pubDate>Fri, 07 Nov 2008 06:21:01 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=445</guid>
			<description><![CDATA[Kalabalik bir IETT otobüsünde kadının biri arkasındakı adama;<br />
- Noolorus bre habire arakamdan yüklenooorsun<br />
der...<br />
Genç adam gayet sakin...<br />
- Otobüs fren yapınca yani şey pardon...<br />
der ...<br />
Az sonra kadın yine uyarmak zorunda kalır<br />
- Bre yüklenip duroorsun .....<br />
Genç adam yine sakin,<br />
- Madam fren fren ... fren yapınca ....<br />
derken kadın sözünü keser;<br />
- İyi de o pantolunundaki sertlik noolooor ???<br />
Bizimki yine yüzsüz yüzsüz;<br />
- Madam maaşımı yeni aldım onlar para tomarı<br />
diye yanıt verir.<br />
Madam da boş durmaz ...<br />
- Bre bu nasıl maasstir taksimden beri her frende zam gelorrrrrr!!!]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kalabalik bir IETT otobüsünde kadının biri arkasındakı adama;<br />
- Noolorus bre habire arakamdan yüklenooorsun<br />
der...<br />
Genç adam gayet sakin...<br />
- Otobüs fren yapınca yani şey pardon...<br />
der ...<br />
Az sonra kadın yine uyarmak zorunda kalır<br />
- Bre yüklenip duroorsun .....<br />
Genç adam yine sakin,<br />
- Madam fren fren ... fren yapınca ....<br />
derken kadın sözünü keser;<br />
- İyi de o pantolunundaki sertlik noolooor ???<br />
Bizimki yine yüzsüz yüzsüz;<br />
- Madam maaşımı yeni aldım onlar para tomarı<br />
diye yanıt verir.<br />
Madam da boş durmaz ...<br />
- Bre bu nasıl maasstir taksimden beri her frende zam gelorrrrrr!!!]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tek Elle Alkis]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=444</link>
			<pubDate>Fri, 07 Nov 2008 06:20:25 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=444</guid>
			<description><![CDATA[Çok güzel bir genç kadın bir gece klubünde stiprizci olarak iş bulmuştu. İlk kez sahneye çıkacağı için çok heyecanlıydı. Ancak ışıklar üzerinde parlar parlamaz öyle bir alkış tufanı koptu ki, heyecanı hemen yatıştı. Üzerindeki elbiseyi çıkardıktan sonra, alkışlar biraz azaldı. Çoraplarını çıkardıktan sonra ise alkış seslerinde biraz daha azalma oldu. Sütyenini çıkardığında salondan tek tük alkış sesleri geliyordu. Nihayet, üzerinde kalan son giysi parçasını da çıkarıp attı. Artık salondan tek bir alkış sesi bile gelmiyordu. Vücudunun güzelliğinden son derece emin olan yıldız adayı şaşkınlık içerisinde ön masada oturan bir adama yanaşarak sordu:<br />
- "Şey acaba vücudumu beğenmediniz mi?" Adam heyecandan soluyarak:<br />
- "Nereden çıkardınız bunu?" dedi.<br />
- "Ne bileyim. Ben soyundukça alkışlar kesildi de..."<br />
- "Tabi kesilecek" dedi adam. "İnsan tek elle nasıl alkış tutabilir ki?"]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Çok güzel bir genç kadın bir gece klubünde stiprizci olarak iş bulmuştu. İlk kez sahneye çıkacağı için çok heyecanlıydı. Ancak ışıklar üzerinde parlar parlamaz öyle bir alkış tufanı koptu ki, heyecanı hemen yatıştı. Üzerindeki elbiseyi çıkardıktan sonra, alkışlar biraz azaldı. Çoraplarını çıkardıktan sonra ise alkış seslerinde biraz daha azalma oldu. Sütyenini çıkardığında salondan tek tük alkış sesleri geliyordu. Nihayet, üzerinde kalan son giysi parçasını da çıkarıp attı. Artık salondan tek bir alkış sesi bile gelmiyordu. Vücudunun güzelliğinden son derece emin olan yıldız adayı şaşkınlık içerisinde ön masada oturan bir adama yanaşarak sordu:<br />
- "Şey acaba vücudumu beğenmediniz mi?" Adam heyecandan soluyarak:<br />
- "Nereden çıkardınız bunu?" dedi.<br />
- "Ne bileyim. Ben soyundukça alkışlar kesildi de..."<br />
- "Tabi kesilecek" dedi adam. "İnsan tek elle nasıl alkış tutabilir ki?"]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Neee]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=443</link>
			<pubDate>Fri, 07 Nov 2008 06:20:02 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=443</guid>
			<description><![CDATA[Afrika'da çok geri kalmış bir köye gelen papaz yerlileri eğitmeye çalışıyormuş.<br />
Her sabah insanların birbirlerine iyi davranmalarını, iyilik yapmalarını öğütlerken; öğleden sonraları da kabilenin reisine ingilizce öğretmeye çalışırmış.<br />
Bir gun papaz kabile reisini yanına alıp dolaşmaya çıkmış. Bu arada gördükleri şeylerin ingilizcelerini söyleyip reisin ingilizcesini geliştirmeye çalışıyormuş<br />
Bir katanın önünde papaz:<br />
- Kaya<br />
demiş. Reiste :<br />
- Kaya<br />
diye tekrar etmiş.<br />
Bir göle gelmişler papaz :<br />
- Göl<br />
demiş. Reiste :<br />
- Göl<br />
diye tekrar etmiş papaz çok sevinmiş<br />
- Aferin<br />
demiş.<br />
Biraz sonra çalılıkların arasında oynaşan bir çifte rastlamışlar papaz utanarak<br />
- Bisiklete binmek<br />
demiş.<br />
Reis oynaşanlara şöyle bir bakmış ve tüfeği ile ateş ederek her ikisini de öldürmüş. Papaz şaşkınlık içinde bağırmış :<br />
- N'apıyorsun¿<br />
Bunca zamandır sizi medenileştirmek için uğraşıyorum, insanlara iyi davranmanız gerektiğini; bunun Tanrı'nın isteği olduğunu anlatıyorum. Şu yaptığın işe bak!!!<br />
Reis parmağı ile ölü kadını göstererek :<br />
- Benim bisikletim...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Afrika'da çok geri kalmış bir köye gelen papaz yerlileri eğitmeye çalışıyormuş.<br />
Her sabah insanların birbirlerine iyi davranmalarını, iyilik yapmalarını öğütlerken; öğleden sonraları da kabilenin reisine ingilizce öğretmeye çalışırmış.<br />
Bir gun papaz kabile reisini yanına alıp dolaşmaya çıkmış. Bu arada gördükleri şeylerin ingilizcelerini söyleyip reisin ingilizcesini geliştirmeye çalışıyormuş<br />
Bir katanın önünde papaz:<br />
- Kaya<br />
demiş. Reiste :<br />
- Kaya<br />
diye tekrar etmiş.<br />
Bir göle gelmişler papaz :<br />
- Göl<br />
demiş. Reiste :<br />
- Göl<br />
diye tekrar etmiş papaz çok sevinmiş<br />
- Aferin<br />
demiş.<br />
Biraz sonra çalılıkların arasında oynaşan bir çifte rastlamışlar papaz utanarak<br />
- Bisiklete binmek<br />
demiş.<br />
Reis oynaşanlara şöyle bir bakmış ve tüfeği ile ateş ederek her ikisini de öldürmüş. Papaz şaşkınlık içinde bağırmış :<br />
- N'apıyorsun¿<br />
Bunca zamandır sizi medenileştirmek için uğraşıyorum, insanlara iyi davranmanız gerektiğini; bunun Tanrı'nın isteği olduğunu anlatıyorum. Şu yaptığın işe bak!!!<br />
Reis parmağı ile ölü kadını göstererek :<br />
- Benim bisikletim...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Patron ve Sekreter]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=442</link>
			<pubDate>Fri, 07 Nov 2008 06:19:43 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=442</guid>
			<description><![CDATA[Soğuk ve karli bir gecede tipiden yolunu kaybeden bir işadamı ve sekreteri arabalarını terketmek zorunda kalırlar ve uzun bir yürüyüşten sonra üşümüş ve ıslanmış durumdayken bir kulübe bulurlar.<br />
Kulübede bir yatak, bir uyku tulumu ve bir sürü battaniye bulunmaktadır. Geceyi geçirmeye hazırlanırlar ve işadamı bir centilmen olarak, yatağı sekreterine verir:<br />
- "Ben yerde uyku tulumunda uyurum" der. Sekreter yatağına yatar, adam uyku tulumunun içine girerek fermuarı çeker. Bir süre sonra tam uyumak üzereyken, sekreterinin sesini duyar:<br />
- "Efendim, ben çok üşüyorum."<br />
Adam fermuarı açar,uyku tulumundan çıkar, bir battaniye alıp kadının üzerine örter, tekrar uyku tulumuna girer, tam uyumak üzereyken yine sekreterinin sesini duyar:<br />
- "Efendim, ben hala çok üşüyorum."<br />
Adam yine fermuarı indirir, tulumdan çıkar, bir battaniye daha alıp kadının üstüne örter, uyku tulumuna girerek fermuarı çeker. Tam uykuya dalacağı sırada yine duyar:<br />
- "Ben yine çoooook üşüyorum".<br />
Adam yattığı yerden:<br />
- "Bir fikrim var." der,<br />
- "Burası ıssız bir yer. Neler olduğunu kimse göremez, istersen evliymişiz gibi davranabiliriz."<br />
Genc kadın kıkırdar:<br />
- "Tamam,bana göre hava hoş." Adam yattığı yerden avazı çıktığı kadar bağırır:<br />
- "ÖYLEYSE KALK VE KAHROLASI BATTANİYEYİ KENDİN AL!!!!!"]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Soğuk ve karli bir gecede tipiden yolunu kaybeden bir işadamı ve sekreteri arabalarını terketmek zorunda kalırlar ve uzun bir yürüyüşten sonra üşümüş ve ıslanmış durumdayken bir kulübe bulurlar.<br />
Kulübede bir yatak, bir uyku tulumu ve bir sürü battaniye bulunmaktadır. Geceyi geçirmeye hazırlanırlar ve işadamı bir centilmen olarak, yatağı sekreterine verir:<br />
- "Ben yerde uyku tulumunda uyurum" der. Sekreter yatağına yatar, adam uyku tulumunun içine girerek fermuarı çeker. Bir süre sonra tam uyumak üzereyken, sekreterinin sesini duyar:<br />
- "Efendim, ben çok üşüyorum."<br />
Adam fermuarı açar,uyku tulumundan çıkar, bir battaniye alıp kadının üzerine örter, tekrar uyku tulumuna girer, tam uyumak üzereyken yine sekreterinin sesini duyar:<br />
- "Efendim, ben hala çok üşüyorum."<br />
Adam yine fermuarı indirir, tulumdan çıkar, bir battaniye daha alıp kadının üstüne örter, uyku tulumuna girerek fermuarı çeker. Tam uykuya dalacağı sırada yine duyar:<br />
- "Ben yine çoooook üşüyorum".<br />
Adam yattığı yerden:<br />
- "Bir fikrim var." der,<br />
- "Burası ıssız bir yer. Neler olduğunu kimse göremez, istersen evliymişiz gibi davranabiliriz."<br />
Genc kadın kıkırdar:<br />
- "Tamam,bana göre hava hoş." Adam yattığı yerden avazı çıktığı kadar bağırır:<br />
- "ÖYLEYSE KALK VE KAHROLASI BATTANİYEYİ KENDİN AL!!!!!"]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[itiraf]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=441</link>
			<pubDate>Fri, 07 Nov 2008 06:18:58 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=441</guid>
			<description><![CDATA[Ferit ölüm döşeğindedir. Karısı Cavidan da bu son anlarında onun yanındadır ve çok üzgündür. Kocasının elini tutar ve gözlerinden yaşlar boşanır. Ferit son gücüyle fısıldar:<br />
- Cavidan! Cavidan yaşlı gözlerle; sus sevgilim! der. Ferit; Cavidan sana itiraf etmem gereken bir şey var der. Cavidan;<br />
Kendini yorma sevgilim. İtiraf edecek hiçbir şey yok!der. Ferit ısrarla;<br />
-Hayır var! Huzur içinde ölmek istiyorum der. Cavidan susar ve dinler. Ferit devam eder;<br />
Kız kardeşinle yattım. En iyi arkadaşın ve annenle de yattım der. Cavidan sükuneti bozmadan ve kocasının elini bırakmadan cevaplar; Biliyorum sevgilim. Seni o yüzden zehirledim zaten]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Ferit ölüm döşeğindedir. Karısı Cavidan da bu son anlarında onun yanındadır ve çok üzgündür. Kocasının elini tutar ve gözlerinden yaşlar boşanır. Ferit son gücüyle fısıldar:<br />
- Cavidan! Cavidan yaşlı gözlerle; sus sevgilim! der. Ferit; Cavidan sana itiraf etmem gereken bir şey var der. Cavidan;<br />
Kendini yorma sevgilim. İtiraf edecek hiçbir şey yok!der. Ferit ısrarla;<br />
-Hayır var! Huzur içinde ölmek istiyorum der. Cavidan susar ve dinler. Ferit devam eder;<br />
Kız kardeşinle yattım. En iyi arkadaşın ve annenle de yattım der. Cavidan sükuneti bozmadan ve kocasının elini bırakmadan cevaplar; Biliyorum sevgilim. Seni o yüzden zehirledim zaten]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sapka]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=440</link>
			<pubDate>Fri, 07 Nov 2008 06:18:36 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=440</guid>
			<description><![CDATA[Adamın biri dere kenarında oltasını sallamış balık tutuyormuş. Ancak diğer elinde bir şapka varmış ve şapkayı dikkatle havada tutmaktaymış. Yoldan arabası ile geçmekte olan bir kadın merakla şapkayı niye tuttuğunu sormuş. Adam cevap vermek için kadının onunla bir kez yatması gerektiğini söylemiş. Kadın:<br />
- Terbiyesiz deyip yoluna devam etmiş.<br />
Ancak meraktan içi içini yiyormuş. Dayanamayıp geri dönmüş ve adamla yatmayı kabul etmiş. Tam işi bitirmişler, kadın tekrar sormuş şapkanın sırrını. Adam sırıtarak cevap vermiş:<br />
- Sabahtan beri buradayım. Hiç balık yakalayamadım, ama şapkaya takılan siz 5. kadınsınız...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Adamın biri dere kenarında oltasını sallamış balık tutuyormuş. Ancak diğer elinde bir şapka varmış ve şapkayı dikkatle havada tutmaktaymış. Yoldan arabası ile geçmekte olan bir kadın merakla şapkayı niye tuttuğunu sormuş. Adam cevap vermek için kadının onunla bir kez yatması gerektiğini söylemiş. Kadın:<br />
- Terbiyesiz deyip yoluna devam etmiş.<br />
Ancak meraktan içi içini yiyormuş. Dayanamayıp geri dönmüş ve adamla yatmayı kabul etmiş. Tam işi bitirmişler, kadın tekrar sormuş şapkanın sırrını. Adam sırıtarak cevap vermiş:<br />
- Sabahtan beri buradayım. Hiç balık yakalayamadım, ama şapkaya takılan siz 5. kadınsınız...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Alemgir Sah]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=439</link>
			<pubDate>Thu, 16 Oct 2008 22:41:34 -0400</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=439</guid>
			<description><![CDATA[Timur soyundan Hindistan' da hüküm süren ve Babür Şah tarafından kurulmuş olan büyük Türk-Moğol İmparatorluğu Hükümdarlarındandır. Asıl adı Evrenkzip' tir. Babası Şahıcihan annesi de Mümtaz Mahal lakabıyla meşhur Ercüment Banudur. Şahıcihan' ın bu değerli zevcesi için yaptırdığı Tacmahal adlı muhteşem türbe Ağra şehrindeki Türk Türk medeniyetinin değerli bir eseridir.<br />
<br />
<br />
Alemgir Şah Padişah olmadan önce valiliklerde bulunmuştu. 1658' de tahta çıkmış ve ölümüne kadar yaklaşık elli seneye yakın saltanatta bulunmuştur. Gölkende, Bicabur, Değen vilayetlerini alarak Adil Şah ve Kutup Şah devletlerini ortadan kaldırmıştır. Bilgili bir hükümdar olan Alemgir Şah, ilmi e alimleri korumuştur. Onun ölümünden sonra Hindistan Türk- Moğol İmparatorluğu zayıflamaya başlamıştır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Timur soyundan Hindistan' da hüküm süren ve Babür Şah tarafından kurulmuş olan büyük Türk-Moğol İmparatorluğu Hükümdarlarındandır. Asıl adı Evrenkzip' tir. Babası Şahıcihan annesi de Mümtaz Mahal lakabıyla meşhur Ercüment Banudur. Şahıcihan' ın bu değerli zevcesi için yaptırdığı Tacmahal adlı muhteşem türbe Ağra şehrindeki Türk Türk medeniyetinin değerli bir eseridir.<br />
<br />
<br />
Alemgir Şah Padişah olmadan önce valiliklerde bulunmuştu. 1658' de tahta çıkmış ve ölümüne kadar yaklaşık elli seneye yakın saltanatta bulunmuştur. Gölkende, Bicabur, Değen vilayetlerini alarak Adil Şah ve Kutup Şah devletlerini ortadan kaldırmıştır. Bilgili bir hükümdar olan Alemgir Şah, ilmi e alimleri korumuştur. Onun ölümünden sonra Hindistan Türk- Moğol İmparatorluğu zayıflamaya başlamıştır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Necip Fazil KisaKurek]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=438</link>
			<pubDate>Thu, 16 Oct 2008 22:40:52 -0400</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=438</guid>
			<description><![CDATA[26 Mayıs 1905'da doğdu. Maraş'lı bir soydan gelen Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyük babasının İstanbul Çemberlitaş'ta ki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Bahriye Mektebi'nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemal, Ahmet Hamdi (Akseki), İbrahim Aşkı gibi isimler vardı.<br />
<br />
<br />
İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra, Türkiye'ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Bir Fransız okulu, Robert Kolej, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı(1939-43). Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.<br />
<br />
<br />
Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken, annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra, Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü<br />
<br />
<br />
Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur. Bohem hayatını en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz. Necip Fazıl' ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar. Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak, Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.<br />
<br />
<br />
Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü, çıkardığı dergiler ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. Haftalık Ağaç dergisi(1936, 17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur. Büyük Doğu dergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi, Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır. Sık sık kapatılan ve toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferanslarla büyük ilgi topladı.<br />
<br />
<br />
1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı'nca 1980'de verilen beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[26 Mayıs 1905'da doğdu. Maraş'lı bir soydan gelen Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyük babasının İstanbul Çemberlitaş'ta ki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Bahriye Mektebi'nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemal, Ahmet Hamdi (Akseki), İbrahim Aşkı gibi isimler vardı.<br />
<br />
<br />
İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra, Türkiye'ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Bir Fransız okulu, Robert Kolej, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı(1939-43). Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.<br />
<br />
<br />
Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken, annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra, Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü<br />
<br />
<br />
Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur. Bohem hayatını en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz. Necip Fazıl' ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar. Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak, Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.<br />
<br />
<br />
Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü, çıkardığı dergiler ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. Haftalık Ağaç dergisi(1936, 17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur. Büyük Doğu dergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi, Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır. Sık sık kapatılan ve toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferanslarla büyük ilgi topladı.<br />
<br />
<br />
1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı'nca 1980'de verilen beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cemil Meric]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=437</link>
			<pubDate>Thu, 16 Oct 2008 22:39:51 -0400</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=437</guid>
			<description><![CDATA[12 Aralık 1916'da Hatay Reyhanlı'da doğdu. Hatay Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi. Öğrenimini tamamlayamadan Hatay'a döndü. Bir süre ilkokul öğretmenliği ve nâhiye müdürlüğü, Tercüme Kaleminde reis muâvinliği yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyât Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyâtı bölümünü bitirdi. Elâzığ Lisesinde Fransızca öğretmenliği yaptı (1942-45). İstanbul Üniversitesi yabancı diller okulunda okutman olarak çalıştı (1946). 1955'te gözleri görmez oldu. Fakat talebelerinin yardımıyla çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. 1974 senesinde İstanbul Üniversitesinden emekli oldu. 13 Haziran 1987 günü İstanbul'da vefât etti.<br />
<br />
<br />
Cemil Meriç'in ilk yazısı Hatay'da Yeni Gün Gazetesi'nde çıktı (1928). Sonra Yirminci Asır, Yeni İnsan, Hisar, Türk Edebiyâtı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş ve Edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. Cemil Meriç, gençlik yıllarında Fransızcadan tercümeye başladı. Hanore de Balzac ve Victor Hugo'dan yaptığı tercümelerle kuvvetli bir mütercim olduğunu gösterdi. Batı medeniyetinin temelini araştırdı. Dil meseleleri üzerinde önemle durdu. Dilin, bir milletin özü olduğunu savundu. Sansüre ve anarşik edebiyâta şiddetle çattı.<br />
<br />
<br />
Cemil Meriç 38 yaşında iken gözlerini kaybetti. O dönemden itibaren de çalışmalarını sürdürdü. doğrunun peşinde koşan bir cengaverdi sanki.<br />
<br />
<br />
Cemil Meriç, miskinler tekkesi olarak kabul ettiği fildişi kulelerin dışındaki aydın olacakken, fildişi kuleye sığınmak zorunda kalır. Yıllarca fildişi kulesindedir, yıllarca yalnız. Kavganın dışındadır, fikir ve sanat kavgasının. Politikadan da, kurtarıcılığına inanmadığı için kaçar.<br />
<br />
<br />
Cemil Meriç&#8217;in yeri hep kütüphane oldu. Kütüphanesinde Don Kişot'luk yapar sanki. Argoya, arenaya, ateş hattına, politikaya hiç inmedi.<br />
<br />
<br />
70&#8217;li yıllarda fildişi kulesinden çıktı. Makalelerinde, yayımladığı eserlerde Asya&#8217;nın Avrupa ile hesaplaşmasına tanık oluruz, 150 yıldır gölgeler aleminde yaşayan ve insanından kopan aydının trajedisini izleriz adım adım; kaypak, müphem, tarif edilmemiş, Avrupa&#8217;nın emellerini dile getiren ama bizim şuursuzca benimsediğimiz mefhumlar, ideolojiler, sloganlar... aydınlığa kavuşur tek tek gözlerimizin önünde.<br />
<br />
<br />
Eserleri: Umrandan Uygarlığa (1974), Kırk Ambar (1983) isimli eserleriyle iki defâ Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü kazandı. Hint Edebiyâtı, Saint Simon, İlk Sosyolog, İlk Sosyalist, Bir Dünyânın Eşiğinde, Bu Ülke, Mağaradakiler, Bir Fâciânın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana başlıca eserleridir.<br />
<br />
<br />
Aldığı ödülleri: Kırk Ambar adlı eseriyle "Türkiye Millî Kültür Vakfı" ödülü, Ankara Yazarlar Birliği Derneğinin"Yılın Yazarı", Kayseri Sanatçılar Derneğince, "İnceleme", Kültürden İrfana adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği "Yılın Fikir Eserleri" ödüllerini aldı.<br />
<br />
<br />
CEMİL MERİÇ KRONOLOJİSİ<br />
<br />
<br />
1877 Babası Mahmut Niyazi Bey'in yaklaşık doğum tarihi.<br />
<br />
<br />
1912 Balkan Harbi sırasında ailesi Yunanistan/Dimetoka'dan Hatay'a göç eder.<br />
<br />
<br />
1916 12 Aralık günü Hatay'ın Reyhanlı kazasında Hüseyin Cemil dünyaya gelir. İki de ablası vardır: Zehra ve Nadide. Bir-yedi yaş çocukluğu Antakya'da geçer. Babası aynı şehirde Ziraat Bankası müdürü, sonra da mahkeme reisidir.<br />
<br />
<br />
1920 Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarla 1936 arası, Suriye Fransa'nın mandası altındadır. Misak-ı Milli dışında bırakılan Hatay'da da muhtar bir idare kurmuştur Fransa: Bağımsız İskenderun Sancağı.<br />
<br />
<br />
1923 Babasının memuriyetten ayrılması üzerine Reyhanlı'ya dönerler. Aynı yıl Reyhanlı Rüştiyesi'nde okula başlar. Bu ilkokulda, üçüncü sınıftan itibaren Fransızca dersleri de okutmaktadır.<br />
<br />
<br />
1928 İlkokulu bitirir, elindeki diplomanın adı: "Certificat d'études primaires"dir. Aynı yıl Antakya'ya gider ve Antakya Sultanîsi'nde ortaokula başlar. Eğitim Fransız kültürü ağırlıklıdır.<br />
<br />
<br />
1933 Çalışkan bir öğrenci olmasına rağmen cebirden ikmale kalır, gözleri zayıftır ve sınıftaki tahtayı iyi görmemektedir, altı numara miyobu olduğu anlaşılır. Aynı yıl, yerel Yenigün gazetesinde ilk yazısı yayımlanır: "Geç kalmış bir muhasebe" (23.09.1933)<br />
<br />
<br />
1934-1935 On birinci sınıfı, birinci bölüm bakaloryayı alarak bitirir; ama liseden mezun olamaz, çünkü aynı yıl, lise on iki sınıf olur ve ikinci bakalorya konur. Yani bir yıl önce on birinci sınıfı bitirenler üniversiteye girebilirken, onun on ikinci sınıfı da bitirmesi gerekir.<br />
<br />
<br />
1935-36 On ikinci sınıf felsefe sınıfıdır, bu sınıftayken, milliyetçi tutumu, yayımlanan bir yazısı ve bu yazıda bazı hocalarına, onları yeteri kadar milliyetçi bulmadığı için sert çıkması ("Türk Genci", Yıldız, (5.7.1935), parlak bir talebe olmasına rağmen ve mezuniyetine pek az bir zaman kala, ikinci bölüm bakaloryayı alamadan okulu terk zorunda kalmasıyla sonuçlanır. Okulu bitirdiğinde tahsiline Mülkiye'de devam edebilecekken, bu imkân da böylece ortadan kalkar.<br />
<br />
<br />
1936-37 İstanbul'a gelir. Üniversiteye giremez. Bir süre pertevniyal lisesi 12. sınıfına devam eder. Hocaları, felsefede İhsan Kongar, tarihte Resat Ekrem Koçu, edebiyatta Keyise İdali, Fransızca'da Nurullah Ataç'tır. Kumkapı ve kadırga talebe yurtlarında kalır. Nazım Hikmet ve Kerem Sadi ile tanışır. Onlar için kendi imzasını kullanmadan iki kitap çevirir Türkçe'ye: Gaston Jèze'in maliye ile ilgili 400 sayfalık bir kitabı ile Stalin'in "Pratik ve Teori" adlı kitabı. Vaad edilen tercüme paralarını alamaz.<br />
<br />
<br />
1937 İstanbul'da geçinebilmesi zordur, Mayıs ayında vapurla İskenderun'a dönmek mecburiyetinde kalır. Aynı yıl İskenderun'un Haymeseki adlı köyünde dokuz ay kadar ilkokul öğretmenliği yapar, hemen hiç öğrencisi yoktur. Aynı yıl İskenderun Tercüme Bürosu'na sınavla reis muavini olur, Türkçe basını Fransızca'ya çeviren bir ekibin başındadır. Beş altı ay kadar bu işte kalır.<br />
<br />
<br />
1938 Hatay bağımsız bir cumhuriyet olmaktadır. Türkiye'nin sancaktaki idare amirlerinin Türk olması için Fransızlar nezdindeki girişimi sonucu, Fransızlar tarafından Aktepe'ye nahiye müdürü tayin edilir. Sadece yirmi iki gün süren bir memuriyet. İşine Hatay Valiliği'nden gelen bir telefonla son verilir. Reyhanlı'ya dönüp Batı Ayrancı köyünde ilkokul öğretmenliğine başlar. Türk Hava Kurumu'nda sekreterlik, Belediyede katiplik gibi geçici görevlerde de bulunur.<br />
<br />
<br />
1939 Nisan ayında tevkif edilir, üç yüz kadar kitabına ve dergi koleksiyonlarına el konur. Antakya'ya götürülür, Hatay hükümetini devirmek suçundan idam talebiyle yargılanır, iki ay sonra beraat eder. Aynı yıl 29 Haziran'da Hatay Türkiye'ye katılır.<br />
<br />
<br />
1940 Tekrar İstanbul'dadır. Bir arkadaşından İstanbul'da Yabancı Diller Okulu'na burslu talebe alındığını, oraya girebileceğini öğrenmiştir. Okula müracaat eder, giriş sınavını kazanıp iki yıl okur, iki yıl da Fransa'ya staja gönderilecektir. Tarlabaşı'nda bir pansiyonda kalmaktadır. Elit, Nisvaz gibi zamanın sanatçı ve aydınlarının bir araya geldiği kahvelere devam eder bir süre.<br />
<br />
<br />
1941 İstanbul'daki ilk yazısı "İnsan" dergisinde yayımlanır: "Honoré de Balzac"<br />
<br />
<br />
1942 İkinci Dünya Savaşı yüzünden Yabanci Diller Okulu öğrencileri Avrupa'ya gönderilemez, mecburi hizmeti vardır, kurada şansına Elazığ çıkar. Aynı yıl Elazığ'a gitmeden az önce tarih ve coğrafya ögretmeni olan Fevziye Menteşoğlu ile tanışır ve 19 Mart günü evlenir, eşi İstanbul'ludur. Aynı yıl, Haziran ayında babası ölür. Aynı yıl, 29 Ekim'de Elazığ Lisesi'nde Fransızca öğretmenliğine başlar.<br />
<br />
<br />
1942-43 "Ayın Bibliyografyası" adlı dergide tercüme tenkitleri yayımlanır.<br />
<br />
<br />
1943 Elazığ Askeri Hastanesi'nce düzenlenen bir kurul raporuna göre, her iki gözündeki yüksek ve 'müterakki' miyop askerlik yapmasına engeldir, askerlikten muaf tutulur. Aynı yıl, ilk kitabi yayımlanır, Balzac'dan bir çeviridir bu: "Altın Gözlü Kız" (Üniversite Kitabevi), 189 sayfalık kitabın 74 sayfası Balzac'la ilgili bir incelemenin yer aldığı önsözdür.<br />
<br />
<br />
1944-47 arası, dönemin çeşitli dergilerinde ("Yurt ve Dünya", "Yücel", "Gün", "Amaç")özellikle Fransız edebiyatı ve düşüncesi üzerine incelemeler, daha da çok tercüme tenkitleri yazar.<br />
<br />
<br />
1945 Şubat, Elazığ'daki stajyer ögretmenlik görevinden, iki sene dört ay sonra ayrılır. Eşinin Elazığ'a tayini çıkmadığı gibi, eşi burada iki de çocuk kaybetmiştir. Ancak İstanbul'da doğum yapabileceğinin anlaşılması üzerine İstanbul'dadır ve yedi aylık hamiledir. Tıp Fakültesi'nden gözlerinin yorgun olması nedeniyle aldığı rapora rağmen Bakanlıkça izinli de sayılmayınca istifa eder. Aynı yıl, 1 Nisan'da bir oğlu dünyaya gelir, ismini Mahmut Ali koyar. Aynı yıl, Balzac'dan iki çevirisi çıkar: "Otuzundaki Kadın" (A. Bolat Yayınevi, 168 sayfa) ve "Onüçlerin Romanı (Ferragus)" (Yüksel Yayınevi), 157 sayfanın 28 sayfası önsöz.<br />
<br />
<br />
1946 16 Aralık, bir kızı gelir dünyaya: Ümit. Aynı yıl bir çevirisi daha basılır, hep Balzac'tan: "Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti" (İnkilap Yayınevi), 471 sayfa, 17 sayfalık bir önsöz. Aynı yıl, Aralık ayının son günlerinde sınavla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Fransızca okutmanı olur.<br />
<br />
<br />
1947 Bir yıl kadar "Yirminci Asır" dergisinde yazar. 1947-53 yılları arasında makale yazmaya ara vermiş gibidir. 1953'te aynı dergide bir kaç makalesi daha yayımlanacaktır.<br />
<br />
<br />
1948 Victor Hugo'nun "Hernani" adlı piyesinin manzum olarak tercümesi Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kendisine verilir. 1949-50-51 tarihlerini taşıyan ve çeşitli okuma notlarından oluşan bir defter doldurur. Aynı zamanda yogun bir dosyalama ve fişleme çalışması içindedir. İlgisini çeken her konuda malzeme biriktirmektedir.<br />
<br />
<br />
1951 Muafiyet imtihanına girecek Hukuk Fakültesi ögrencileri için, F. H. Saymen ve Mösyö Louat ile 43 sayfalık bir Fransızca "Yardımcı Metinler" kitapçığı hazırlar (Yabancı Diller Okulu, Fakülteler Matbaası). Aynı yıl Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne doktora ögrencisi olarak kaydolur.<br />
<br />
<br />
1952-53 İstanbul Işık Lisesi'ne Fransızca öğretmeni olur.<br />
<br />
<br />
1952-54 arası aldığı okuma notlarıyla iki defter daha doldurur.<br />
<br />
<br />
1953-54 Yabancı dil okutmanlığına paralel olarak lise öğretmenliğini sürdürür.<br />
<br />
<br />
1954 İlkbahar aylarında gözlerini kaybeder. Aynı yıl, yaz ayları boyunca İstanbul Cerrahpaşa Hastanesi'nde yatar, birkaç başarısız göz ameliyatı geçirir. Bir gözünde retina tabakası çatlamıştır, diğerine katarakt sonucu perde inmiştir. Ameliyatlara yurt dışından devam edilmesinin uygun olacağı sonucuna varılır.<br />
<br />
<br />
1955 21 Ocak, Denizyollarının Tarsus vapuruyla, tek başına İstanbul'dan Marsilya'ya, oradan da Paris'e gider. Fakülte tarafından "tetkikatta bulunmak üzere" Avrupa'ya seyahate gönderiliyor kabul edilerek, yola çıkabılmişse de amaç Paris'te ünlü "Quinze-Vingts" (Kenzven) Hastanesi'nde ameliyat olabilmektir. Ocak sonuyla Temmuz ayı arasında birçok ameliyat geçirir, fakat gözdeki yüksek tansiyon ve kanama yüzünden son ameliyatlar yapılamaz, yurda dönmek mecburiyetinde kalır. Bir daha ameliyat olmayacak ve artık hayatının sonuna kadar göremeyecektir. 7 Temmuz günü uçakla Yeşilköy Havaalanı'na iner. Aynı yıl, Hatay'da oturan annesi Zeynep Hanım vefat eder. Aynı yıl jurnal tutmaya ve "Quinze-Vingts Geceleri" isimli bir roman yazmaya başlar, her ikisine de devam etmez.<br />
<br />
<br />
1956 V. Hugo'nun "Sefiller" adlı eserini, sonra da H. Taine'in "Sanatın Felsefesi" adlı kitabını Türkçe'ye çevirmek talebi Maarif Vekaleti'nce geri çevrilir. Üç ay kadar sonra, Vekalaetten gelen bir yaziyla, J. J. Rousseau'nun "Emil" adlı eserini çevirmesi uygun görülür, çeviriye başlar. Yaptigi çalisma yarim kalmis titiz bir çeviri örnegidir. Aynı yılın Aralık ayında "Hernani" çevirisi, Maarif Vekaleti'nin "Klasikler" dizisi arasında yayımlanır.<br />
<br />
<br />
1957 O yılın tiyatro sezonu için İstanbul Şehir Tiyatroları'nda "Hernani"nin temsili uygun görülmüş ve sahne çalısmaları tamamlanmış gibiyken "mühim bir sebepten dolayi daha sonra sahneye konacaktır" gerekçesiyle eser, son anda programdan kaldırılır ve bir daha da temsili söz konusu olmaz.<br />
<br />
<br />
1959 Fransızca öğrenecekler için bir Fransız dili grameri hazırlar. Yaklaşık 100 daktilo sayfası tutan bu çalışması basılmaz. Aynı yıl, Hügo'nun "Sefiller" adlı eserini Türkçe'ye çevirmesi Bakanlıkça uygun görülür. Ne var ki Hint düşünce si ve edebiyatiyla ilgili geniş kapsamlı bir çalışma bütün zamanını almaktadır, çeviriye başlar ama devam etmekten vazgeçer.<br />
<br />
<br />
1961 Eşi ağır bir rahatsızlık geçirse de hemen tamamen iyileşir.<br />
<br />
<br />
1963 "Hint Edebiyatı"nın yazılması biter, eser baskıya hazırdır. Aynı yıl, yılbaşından itibaren düzenli olarak jurnal tutmaya başlar, "Jurnal"ine 64 ve 65 yıllarında da devam eder, bu dönemde "Mektuplar"la zenginleşen Jurnal, aralıklarla da olsa 1983 yılı ortalarına kadar sürecektir. Aynı yıl, Antakya'da İngilizce ögretmeni Lamia Çataloglu ile tanışır. Bu tanışma hayatının sonuna kadar sürecek bir dostluğa dönüşür. Aynı yıl, Edebiyat Fakültesi sosyoloji bölümünde, hem sosyoloji öğrencilerine hem de çeşitli fakültelerden derslerini izlemeye gelen öğrencilere sosyoloji ve kültür tarihi dersleri verir, bu dersler çok düzenli olmasa da emekliliğine kadar sürecektir.<br />
<br />
<br />
1964 Bir yıl kadar bastırılamayan "Hint Edebiyati", sonunda yayımlanır (Dönem Yayınları, 266 s.).<br />
<br />
<br />
1965 1953 yılından sonra ilk kez "Dönem" ve "Çağrı" dergilerinde makaleleri çıkar.<br />
<br />
<br />
1966 Victor Hugo'dan, Mahmut Sait Kılıççı ile beraber manzum olarak çevirdiği "Marion de Lorme" basılır (M.E.B. Yayınları, 192 s.). Aynı yıl, Hugo'dan yapmış olduğu "Hernani" çevirisi ikinci kez basılır (M.E.B. Yayınları, 184 s.).<br />
<br />
<br />
1967 Makale yazmayı "Yeni İnsan" ve "Hisar" dergilerinde sürdürür. "Hisar"daki yazıları aralıklarla da olsa on yılı aşkın bir süre devam edecektir. "Saint-Simon İlk Sosyolog, İlk Sosyalist" bu yıl basılır. (Çan Yayınları, 143 s.). Aynı yıl, A. Meillet ile M. Lejeune'ün Encyclopédie Française'deki bir yazısını "Dillerin Yapısı ve Gelişmesi" başlığı altında, talebesi Berke Vardar ile Türkçe'ye çevirirler. (Dönem Yayınları, 86 s.).<br />
<br />
<br />
1969 "Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon" adlı bir çalışması Fakülteler Matbaası'nda basılır. (Türkiye Harsi ve İctimai Araştırmalar Derneği, sayı 101, 23 s.).<br />
<br />
<br />
1970 1968'de İ.Ü.E.F. Sosyoloji dergisinde çıkan "İdeoloji" ile ilgili bir başka çalışması (sayı 21-22), bir kitapçık halinde yayımlanır (Fakülteler Matbaası, 23 s.).<br />
<br />
<br />
1973 Balzac'tan çevirmiş olduğu "Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti" adlı eser, ikinci defa, "İhtisam ve Sefalet (Vautrin)" adıyla gözden geçirilip basılır (Ötüken Yayınevi, 543 s.).<br />
<br />
<br />
1974 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca okutmanlığından emekli olur. Görmemesine ve oldukça zor çalışma kosullarına ragmen hocalık görevini sonuna kadar sürdürmüştür. Aynı yılın Nisan ayında bir erkek torunu dünyaya gelir, 58 yaşında dede olmuştur. Aynı yıl, Bu Ülke yayımlanır (Ötüken Yayınevi, 170 s.). "Ümranlar Uygarlığa" adlı eseri de bu yil basılır (Ötüken Yayinevi, 371 s.) ve Türkiye Milli Kültür Vakfı'ndan "fikir dalında" ödül alır. Aynı yıldan itibaren "Türk Edebiyatı", "Kubbealtı Akademi" ve "Orta Doğu" gazetesinde yazıları çıkmaya başlar.<br />
<br />
<br />
1975 "Bu Ülke" ikinci baskıyı yapar. (Ötüken Yayınevi, 200 s.). Aynı yılın Haziran ayında bir erkek torun sahibi daha olur.<br />
<br />
<br />
1976 "Bu Ülke" ilavelerle üçüncü defa basılır (Ötüken Yayınevi, 244 s.). Aynı yıl, "Hint Edebiyatı" adlı eserı, "Hint ve Batı" başlıklı bir bölümün de eklenmesiyle "Bir Dünyanın Esiğinde" adıyla ikinci kez basılır (Ötüken Yayınevi, 344 s.).<br />
<br />
<br />
1977 "Pınar", "Köprü", "Gerçek" dergilerinde makaleleri çıkar, en çok da "Pınar"da yazar. "Ümrandan Uygarlığa"nın ikinci baskısı yapılır (Ötüken Yayınevi, 366 s.).<br />
<br />
<br />
1978 "Mağaradakiler" adlı eseri yayımlanır (Ötüken Yayınevi, 352 s.). Aynı yıl Mart ayında televizyonun birinci kanalında roman üzerine bir söyleşisi yayımlanır. 1978-84 yılları arasında, çoğu Kubbealtı Cemiyeti'nde olmak üzere yılda üç dört kere konferans verir.<br />
<br />
<br />
1979 "Bir Dünyanın Eşiğinde" üçüncü baskısını yapar (Ötüken Yayınevi, 352 s.). "Bu Ülke" yeni ilavelerle dördüncü kez basılır (Ötüken Yayinevi, 275 s.). Aynı yıl "Hareket" dergisinde de yazmaya başlar.<br />
<br />
<br />
1980 "Kırk Ambar"ı çıkarır Cemil Meriç (Ötüken Yayınevi, 487 s.). Aynı yıl eser, Türkiye Milli Kültür Vakfı Ödülü'ne layık görülür. Aynı yıl "Magaradakiler" ikinci baskısını yapar (Ötüken Yayınevi, 326 s.). Uriel Heyd'den "Ziya Gökalp, Türk Milliyetçiliğinin Temelleri" isimli kitabı çevirir (Sebil Yayınevi, 134 s.). "Milli Eğitim ve Kültür" dergisinde ve "Yeni Devir" gazetesinde makaleleri yayımlanmaktadır.<br />
<br />
<br />
1981 "Bir Facianın Hikayesi" Ankara'da bir yayınevi tarafından basılır (Ümran Yayıınları, 167 s.). Thornton Wilder'in "Köprüden Düşenler" adlı kitabını Lamia Çataloğlu ile birlikte İngilizce'den Türkçe'ye çevirirler (Tur Yayınları, 112 s.). Aynı yıl, Ankara Yazarlar Birliği Derneği tarafından "yılın yazarı" seçilir.<br />
<br />
<br />
1982 Kayseri Sanatçılar Derneği'nden, inceleme dalında bir ödül alır. Aynı yıl, 15 Ocak Nişantaşı Akademi Kitabevi'nde bir imza günü düzenlenir. İlk kez okuyucusuyla buluşur. Aynı yıl, 30 Ocak'ta "Cemil Meriç'le Türk kültüründeki değişmeler hakkında bir söyleşi" başlığını taşıyan bir televizyon programına katılır.<br />
<br />
<br />
<br />
1983 Maxime Rodinson'un "Batıyı Büyüleyen İslam" adlı eserini dilimize kazandırır (Pınar Yayınları, 233 s.). Aynı yıl İletişim Yayınları'nın çıkardığı "Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi'ne makaleler yazar. 7 Mart günü 41 yıllık bir beraberlikten sonra eşini kaybeder. Aynı yıl TÜYAP Kitap Fuarı'nda kitaplarını imzalar.<br />
<br />
<br />
1984 "Işık Dogudan Gelir" adlı kitabı yayımlanır (Pınar Yayınları, 233 s.). Aynı yılın Ağustos ayında bir beyin kanaması geçirir: sol hemipleji sonucu sol tarafına felç iner. Cerrahpaşa Hastanesi'nde üç ay süren bir tedaviden sonra taburcu olur.<br />
<br />
<br />
1985 "Bu Ülke" Entelektüel Bir Otobiyografi ve Cemil Meriç Kronolojisini de içeren 63 sayfalık bir giriş bölümüyle beşinci kez basılır (İletişim Yayınları, 285 s.). "Kültürden İrfana" adlı eseri İnsan Yayınları arasında çıkar (405 s.). Aynı yayıneviyle bütün eserlerinin basılması konusunda imzalanan sözleşmeye rağmen diğer eserleri basılmaz.<br />
<br />
<br />
1986 İletisim Yayınları'nın bu kez de "Tanzimattan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi"nde makaleleri yer alır.<br />
<br />
<br />
1987 13 Haziran günü, kendisini yatağa mahkum eden uzunca bir hastalıktan sonra, 71 yaşında hayata gözlerini yumar. Karacaahmet mezarlığına eşinin yanına defnedilir. (Ada 8, No 890). Aynı yıl, ölümünden bir ay kadar önce, televizyonun birinci, kanalında, TRT tarafından hazırlatılan: "Sanatımızdan Portreler: Cemil Meriç" adlı bir belgesel yayımlanır. Ölümü üzerine aynı belgesel bir kere daha ekrana gelecektir. Aynı yıl, Dönemli Yayıncılık'la Cemil Meriç'in varisleri arasında, bütün eserlerinin basılması konusunda bir sözleşme imzalanır, iki eserinin yayına hazırlanıp baskıya verilmesi aşamasında, yayınevinin kapanması üzerine bu girişim sonuçsuz kalır.<br />
<br />
<br />
Hayatının sonuna yaklaşmış bir insan olarak, zaten çoktan beri kaybettiğim yaşama sevincini, bu sınıflar üstü hakikatlerin taharrisinde buluyorum. Bu itibarla, mezarların ötesinden seslenir gibi seslenebilirim çağıma, daha doğrusu ülkeme. Ama okunur muyum, sesim duyulur mu? Meşhur bir adam da değilim, kalabalığın benimsediği edebi bir nevi de temsil etmiyorum. Ne romancıyım, ne şair, ne tarihçi. Sadece dürüstüm, çok okudum, çok düşündüm. Beşeri ihtiraslardan uzaklaşmışım: Bütün bu vasıflar bir düşünce adamının hamurunu yapar..<br />
Cemil Meriç<br />
 <br />
<br />
1989 Cemil Meriç için, 13 Haziran günü Cağaloğlu Basın Müzesi'nde düzenlenen ikinci ölüm yıldönümü anma toplantısında yapılan çesitli konuşmalar, Hüriyet Gösreti'nin Eylül ayı sayısıyla birlikte çıkan Cemil Meriç ekinde yayınlanır.<br />
<br />
<br />
1991 Dördüncü Ölüm yıldönümü dolayısıyla, Hatay Kültür Müdürlüğü ve İLESAM tarafından Antakya'da, "Türk Fikir Hayatında Cemil Meriç'in Yeri" konulu bir panel düzenlenir. Paneldeki konuşmalar, Mehmet Tekin tarafından "Cemil Meriç: Şair, filozof, yazar" adını taşıyan bir kitapçıkta toplanır (Antakya, 94 s.).<br />
<br />
<br />
1992 Ocak ayında, Cemil Meriç'in bütün eserlerinin bir Külliyet halinde basılması konusunda, İletişim Yayınları ile Cemil Meriç'in varisleri olan çocukları arasında bir nesir sözleşmesi düzenlenir. Bu sözleşmeye göre, Cemil Meriç'in basılmış bütün telif eserleri, basılmamış "Jurnal" ve "Mektuplar"ı, çeviri eserleri ve yine basılmamış ders notları,konferansları, diğer yazıları yayınevince yayımlanacaktır. Cemil Meriç'in beşinci ölüm yıldönümünde "İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Öğrenci Kültür Merkezi Edebiyat Kulübü" tarafından bir anma günü düzenlenir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[12 Aralık 1916'da Hatay Reyhanlı'da doğdu. Hatay Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi. Öğrenimini tamamlayamadan Hatay'a döndü. Bir süre ilkokul öğretmenliği ve nâhiye müdürlüğü, Tercüme Kaleminde reis muâvinliği yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyât Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyâtı bölümünü bitirdi. Elâzığ Lisesinde Fransızca öğretmenliği yaptı (1942-45). İstanbul Üniversitesi yabancı diller okulunda okutman olarak çalıştı (1946). 1955'te gözleri görmez oldu. Fakat talebelerinin yardımıyla çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. 1974 senesinde İstanbul Üniversitesinden emekli oldu. 13 Haziran 1987 günü İstanbul'da vefât etti.<br />
<br />
<br />
Cemil Meriç'in ilk yazısı Hatay'da Yeni Gün Gazetesi'nde çıktı (1928). Sonra Yirminci Asır, Yeni İnsan, Hisar, Türk Edebiyâtı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş ve Edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. Cemil Meriç, gençlik yıllarında Fransızcadan tercümeye başladı. Hanore de Balzac ve Victor Hugo'dan yaptığı tercümelerle kuvvetli bir mütercim olduğunu gösterdi. Batı medeniyetinin temelini araştırdı. Dil meseleleri üzerinde önemle durdu. Dilin, bir milletin özü olduğunu savundu. Sansüre ve anarşik edebiyâta şiddetle çattı.<br />
<br />
<br />
Cemil Meriç 38 yaşında iken gözlerini kaybetti. O dönemden itibaren de çalışmalarını sürdürdü. doğrunun peşinde koşan bir cengaverdi sanki.<br />
<br />
<br />
Cemil Meriç, miskinler tekkesi olarak kabul ettiği fildişi kulelerin dışındaki aydın olacakken, fildişi kuleye sığınmak zorunda kalır. Yıllarca fildişi kulesindedir, yıllarca yalnız. Kavganın dışındadır, fikir ve sanat kavgasının. Politikadan da, kurtarıcılığına inanmadığı için kaçar.<br />
<br />
<br />
Cemil Meriç&#8217;in yeri hep kütüphane oldu. Kütüphanesinde Don Kişot'luk yapar sanki. Argoya, arenaya, ateş hattına, politikaya hiç inmedi.<br />
<br />
<br />
70&#8217;li yıllarda fildişi kulesinden çıktı. Makalelerinde, yayımladığı eserlerde Asya&#8217;nın Avrupa ile hesaplaşmasına tanık oluruz, 150 yıldır gölgeler aleminde yaşayan ve insanından kopan aydının trajedisini izleriz adım adım; kaypak, müphem, tarif edilmemiş, Avrupa&#8217;nın emellerini dile getiren ama bizim şuursuzca benimsediğimiz mefhumlar, ideolojiler, sloganlar... aydınlığa kavuşur tek tek gözlerimizin önünde.<br />
<br />
<br />
Eserleri: Umrandan Uygarlığa (1974), Kırk Ambar (1983) isimli eserleriyle iki defâ Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü kazandı. Hint Edebiyâtı, Saint Simon, İlk Sosyolog, İlk Sosyalist, Bir Dünyânın Eşiğinde, Bu Ülke, Mağaradakiler, Bir Fâciânın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana başlıca eserleridir.<br />
<br />
<br />
Aldığı ödülleri: Kırk Ambar adlı eseriyle "Türkiye Millî Kültür Vakfı" ödülü, Ankara Yazarlar Birliği Derneğinin"Yılın Yazarı", Kayseri Sanatçılar Derneğince, "İnceleme", Kültürden İrfana adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği "Yılın Fikir Eserleri" ödüllerini aldı.<br />
<br />
<br />
CEMİL MERİÇ KRONOLOJİSİ<br />
<br />
<br />
1877 Babası Mahmut Niyazi Bey'in yaklaşık doğum tarihi.<br />
<br />
<br />
1912 Balkan Harbi sırasında ailesi Yunanistan/Dimetoka'dan Hatay'a göç eder.<br />
<br />
<br />
1916 12 Aralık günü Hatay'ın Reyhanlı kazasında Hüseyin Cemil dünyaya gelir. İki de ablası vardır: Zehra ve Nadide. Bir-yedi yaş çocukluğu Antakya'da geçer. Babası aynı şehirde Ziraat Bankası müdürü, sonra da mahkeme reisidir.<br />
<br />
<br />
1920 Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarla 1936 arası, Suriye Fransa'nın mandası altındadır. Misak-ı Milli dışında bırakılan Hatay'da da muhtar bir idare kurmuştur Fransa: Bağımsız İskenderun Sancağı.<br />
<br />
<br />
1923 Babasının memuriyetten ayrılması üzerine Reyhanlı'ya dönerler. Aynı yıl Reyhanlı Rüştiyesi'nde okula başlar. Bu ilkokulda, üçüncü sınıftan itibaren Fransızca dersleri de okutmaktadır.<br />
<br />
<br />
1928 İlkokulu bitirir, elindeki diplomanın adı: "Certificat d'études primaires"dir. Aynı yıl Antakya'ya gider ve Antakya Sultanîsi'nde ortaokula başlar. Eğitim Fransız kültürü ağırlıklıdır.<br />
<br />
<br />
1933 Çalışkan bir öğrenci olmasına rağmen cebirden ikmale kalır, gözleri zayıftır ve sınıftaki tahtayı iyi görmemektedir, altı numara miyobu olduğu anlaşılır. Aynı yıl, yerel Yenigün gazetesinde ilk yazısı yayımlanır: "Geç kalmış bir muhasebe" (23.09.1933)<br />
<br />
<br />
1934-1935 On birinci sınıfı, birinci bölüm bakaloryayı alarak bitirir; ama liseden mezun olamaz, çünkü aynı yıl, lise on iki sınıf olur ve ikinci bakalorya konur. Yani bir yıl önce on birinci sınıfı bitirenler üniversiteye girebilirken, onun on ikinci sınıfı da bitirmesi gerekir.<br />
<br />
<br />
1935-36 On ikinci sınıf felsefe sınıfıdır, bu sınıftayken, milliyetçi tutumu, yayımlanan bir yazısı ve bu yazıda bazı hocalarına, onları yeteri kadar milliyetçi bulmadığı için sert çıkması ("Türk Genci", Yıldız, (5.7.1935), parlak bir talebe olmasına rağmen ve mezuniyetine pek az bir zaman kala, ikinci bölüm bakaloryayı alamadan okulu terk zorunda kalmasıyla sonuçlanır. Okulu bitirdiğinde tahsiline Mülkiye'de devam edebilecekken, bu imkân da böylece ortadan kalkar.<br />
<br />
<br />
1936-37 İstanbul'a gelir. Üniversiteye giremez. Bir süre pertevniyal lisesi 12. sınıfına devam eder. Hocaları, felsefede İhsan Kongar, tarihte Resat Ekrem Koçu, edebiyatta Keyise İdali, Fransızca'da Nurullah Ataç'tır. Kumkapı ve kadırga talebe yurtlarında kalır. Nazım Hikmet ve Kerem Sadi ile tanışır. Onlar için kendi imzasını kullanmadan iki kitap çevirir Türkçe'ye: Gaston Jèze'in maliye ile ilgili 400 sayfalık bir kitabı ile Stalin'in "Pratik ve Teori" adlı kitabı. Vaad edilen tercüme paralarını alamaz.<br />
<br />
<br />
1937 İstanbul'da geçinebilmesi zordur, Mayıs ayında vapurla İskenderun'a dönmek mecburiyetinde kalır. Aynı yıl İskenderun'un Haymeseki adlı köyünde dokuz ay kadar ilkokul öğretmenliği yapar, hemen hiç öğrencisi yoktur. Aynı yıl İskenderun Tercüme Bürosu'na sınavla reis muavini olur, Türkçe basını Fransızca'ya çeviren bir ekibin başındadır. Beş altı ay kadar bu işte kalır.<br />
<br />
<br />
1938 Hatay bağımsız bir cumhuriyet olmaktadır. Türkiye'nin sancaktaki idare amirlerinin Türk olması için Fransızlar nezdindeki girişimi sonucu, Fransızlar tarafından Aktepe'ye nahiye müdürü tayin edilir. Sadece yirmi iki gün süren bir memuriyet. İşine Hatay Valiliği'nden gelen bir telefonla son verilir. Reyhanlı'ya dönüp Batı Ayrancı köyünde ilkokul öğretmenliğine başlar. Türk Hava Kurumu'nda sekreterlik, Belediyede katiplik gibi geçici görevlerde de bulunur.<br />
<br />
<br />
1939 Nisan ayında tevkif edilir, üç yüz kadar kitabına ve dergi koleksiyonlarına el konur. Antakya'ya götürülür, Hatay hükümetini devirmek suçundan idam talebiyle yargılanır, iki ay sonra beraat eder. Aynı yıl 29 Haziran'da Hatay Türkiye'ye katılır.<br />
<br />
<br />
1940 Tekrar İstanbul'dadır. Bir arkadaşından İstanbul'da Yabancı Diller Okulu'na burslu talebe alındığını, oraya girebileceğini öğrenmiştir. Okula müracaat eder, giriş sınavını kazanıp iki yıl okur, iki yıl da Fransa'ya staja gönderilecektir. Tarlabaşı'nda bir pansiyonda kalmaktadır. Elit, Nisvaz gibi zamanın sanatçı ve aydınlarının bir araya geldiği kahvelere devam eder bir süre.<br />
<br />
<br />
1941 İstanbul'daki ilk yazısı "İnsan" dergisinde yayımlanır: "Honoré de Balzac"<br />
<br />
<br />
1942 İkinci Dünya Savaşı yüzünden Yabanci Diller Okulu öğrencileri Avrupa'ya gönderilemez, mecburi hizmeti vardır, kurada şansına Elazığ çıkar. Aynı yıl Elazığ'a gitmeden az önce tarih ve coğrafya ögretmeni olan Fevziye Menteşoğlu ile tanışır ve 19 Mart günü evlenir, eşi İstanbul'ludur. Aynı yıl, Haziran ayında babası ölür. Aynı yıl, 29 Ekim'de Elazığ Lisesi'nde Fransızca öğretmenliğine başlar.<br />
<br />
<br />
1942-43 "Ayın Bibliyografyası" adlı dergide tercüme tenkitleri yayımlanır.<br />
<br />
<br />
1943 Elazığ Askeri Hastanesi'nce düzenlenen bir kurul raporuna göre, her iki gözündeki yüksek ve 'müterakki' miyop askerlik yapmasına engeldir, askerlikten muaf tutulur. Aynı yıl, ilk kitabi yayımlanır, Balzac'dan bir çeviridir bu: "Altın Gözlü Kız" (Üniversite Kitabevi), 189 sayfalık kitabın 74 sayfası Balzac'la ilgili bir incelemenin yer aldığı önsözdür.<br />
<br />
<br />
1944-47 arası, dönemin çeşitli dergilerinde ("Yurt ve Dünya", "Yücel", "Gün", "Amaç")özellikle Fransız edebiyatı ve düşüncesi üzerine incelemeler, daha da çok tercüme tenkitleri yazar.<br />
<br />
<br />
1945 Şubat, Elazığ'daki stajyer ögretmenlik görevinden, iki sene dört ay sonra ayrılır. Eşinin Elazığ'a tayini çıkmadığı gibi, eşi burada iki de çocuk kaybetmiştir. Ancak İstanbul'da doğum yapabileceğinin anlaşılması üzerine İstanbul'dadır ve yedi aylık hamiledir. Tıp Fakültesi'nden gözlerinin yorgun olması nedeniyle aldığı rapora rağmen Bakanlıkça izinli de sayılmayınca istifa eder. Aynı yıl, 1 Nisan'da bir oğlu dünyaya gelir, ismini Mahmut Ali koyar. Aynı yıl, Balzac'dan iki çevirisi çıkar: "Otuzundaki Kadın" (A. Bolat Yayınevi, 168 sayfa) ve "Onüçlerin Romanı (Ferragus)" (Yüksel Yayınevi), 157 sayfanın 28 sayfası önsöz.<br />
<br />
<br />
1946 16 Aralık, bir kızı gelir dünyaya: Ümit. Aynı yıl bir çevirisi daha basılır, hep Balzac'tan: "Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti" (İnkilap Yayınevi), 471 sayfa, 17 sayfalık bir önsöz. Aynı yıl, Aralık ayının son günlerinde sınavla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Fransızca okutmanı olur.<br />
<br />
<br />
1947 Bir yıl kadar "Yirminci Asır" dergisinde yazar. 1947-53 yılları arasında makale yazmaya ara vermiş gibidir. 1953'te aynı dergide bir kaç makalesi daha yayımlanacaktır.<br />
<br />
<br />
1948 Victor Hugo'nun "Hernani" adlı piyesinin manzum olarak tercümesi Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kendisine verilir. 1949-50-51 tarihlerini taşıyan ve çeşitli okuma notlarından oluşan bir defter doldurur. Aynı zamanda yogun bir dosyalama ve fişleme çalışması içindedir. İlgisini çeken her konuda malzeme biriktirmektedir.<br />
<br />
<br />
1951 Muafiyet imtihanına girecek Hukuk Fakültesi ögrencileri için, F. H. Saymen ve Mösyö Louat ile 43 sayfalık bir Fransızca "Yardımcı Metinler" kitapçığı hazırlar (Yabancı Diller Okulu, Fakülteler Matbaası). Aynı yıl Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne doktora ögrencisi olarak kaydolur.<br />
<br />
<br />
1952-53 İstanbul Işık Lisesi'ne Fransızca öğretmeni olur.<br />
<br />
<br />
1952-54 arası aldığı okuma notlarıyla iki defter daha doldurur.<br />
<br />
<br />
1953-54 Yabancı dil okutmanlığına paralel olarak lise öğretmenliğini sürdürür.<br />
<br />
<br />
1954 İlkbahar aylarında gözlerini kaybeder. Aynı yıl, yaz ayları boyunca İstanbul Cerrahpaşa Hastanesi'nde yatar, birkaç başarısız göz ameliyatı geçirir. Bir gözünde retina tabakası çatlamıştır, diğerine katarakt sonucu perde inmiştir. Ameliyatlara yurt dışından devam edilmesinin uygun olacağı sonucuna varılır.<br />
<br />
<br />
1955 21 Ocak, Denizyollarının Tarsus vapuruyla, tek başına İstanbul'dan Marsilya'ya, oradan da Paris'e gider. Fakülte tarafından "tetkikatta bulunmak üzere" Avrupa'ya seyahate gönderiliyor kabul edilerek, yola çıkabılmişse de amaç Paris'te ünlü "Quinze-Vingts" (Kenzven) Hastanesi'nde ameliyat olabilmektir. Ocak sonuyla Temmuz ayı arasında birçok ameliyat geçirir, fakat gözdeki yüksek tansiyon ve kanama yüzünden son ameliyatlar yapılamaz, yurda dönmek mecburiyetinde kalır. Bir daha ameliyat olmayacak ve artık hayatının sonuna kadar göremeyecektir. 7 Temmuz günü uçakla Yeşilköy Havaalanı'na iner. Aynı yıl, Hatay'da oturan annesi Zeynep Hanım vefat eder. Aynı yıl jurnal tutmaya ve "Quinze-Vingts Geceleri" isimli bir roman yazmaya başlar, her ikisine de devam etmez.<br />
<br />
<br />
1956 V. Hugo'nun "Sefiller" adlı eserini, sonra da H. Taine'in "Sanatın Felsefesi" adlı kitabını Türkçe'ye çevirmek talebi Maarif Vekaleti'nce geri çevrilir. Üç ay kadar sonra, Vekalaetten gelen bir yaziyla, J. J. Rousseau'nun "Emil" adlı eserini çevirmesi uygun görülür, çeviriye başlar. Yaptigi çalisma yarim kalmis titiz bir çeviri örnegidir. Aynı yılın Aralık ayında "Hernani" çevirisi, Maarif Vekaleti'nin "Klasikler" dizisi arasında yayımlanır.<br />
<br />
<br />
1957 O yılın tiyatro sezonu için İstanbul Şehir Tiyatroları'nda "Hernani"nin temsili uygun görülmüş ve sahne çalısmaları tamamlanmış gibiyken "mühim bir sebepten dolayi daha sonra sahneye konacaktır" gerekçesiyle eser, son anda programdan kaldırılır ve bir daha da temsili söz konusu olmaz.<br />
<br />
<br />
1959 Fransızca öğrenecekler için bir Fransız dili grameri hazırlar. Yaklaşık 100 daktilo sayfası tutan bu çalışması basılmaz. Aynı yıl, Hügo'nun "Sefiller" adlı eserini Türkçe'ye çevirmesi Bakanlıkça uygun görülür. Ne var ki Hint düşünce si ve edebiyatiyla ilgili geniş kapsamlı bir çalışma bütün zamanını almaktadır, çeviriye başlar ama devam etmekten vazgeçer.<br />
<br />
<br />
1961 Eşi ağır bir rahatsızlık geçirse de hemen tamamen iyileşir.<br />
<br />
<br />
1963 "Hint Edebiyatı"nın yazılması biter, eser baskıya hazırdır. Aynı yıl, yılbaşından itibaren düzenli olarak jurnal tutmaya başlar, "Jurnal"ine 64 ve 65 yıllarında da devam eder, bu dönemde "Mektuplar"la zenginleşen Jurnal, aralıklarla da olsa 1983 yılı ortalarına kadar sürecektir. Aynı yıl, Antakya'da İngilizce ögretmeni Lamia Çataloglu ile tanışır. Bu tanışma hayatının sonuna kadar sürecek bir dostluğa dönüşür. Aynı yıl, Edebiyat Fakültesi sosyoloji bölümünde, hem sosyoloji öğrencilerine hem de çeşitli fakültelerden derslerini izlemeye gelen öğrencilere sosyoloji ve kültür tarihi dersleri verir, bu dersler çok düzenli olmasa da emekliliğine kadar sürecektir.<br />
<br />
<br />
1964 Bir yıl kadar bastırılamayan "Hint Edebiyati", sonunda yayımlanır (Dönem Yayınları, 266 s.).<br />
<br />
<br />
1965 1953 yılından sonra ilk kez "Dönem" ve "Çağrı" dergilerinde makaleleri çıkar.<br />
<br />
<br />
1966 Victor Hugo'dan, Mahmut Sait Kılıççı ile beraber manzum olarak çevirdiği "Marion de Lorme" basılır (M.E.B. Yayınları, 192 s.). Aynı yıl, Hugo'dan yapmış olduğu "Hernani" çevirisi ikinci kez basılır (M.E.B. Yayınları, 184 s.).<br />
<br />
<br />
1967 Makale yazmayı "Yeni İnsan" ve "Hisar" dergilerinde sürdürür. "Hisar"daki yazıları aralıklarla da olsa on yılı aşkın bir süre devam edecektir. "Saint-Simon İlk Sosyolog, İlk Sosyalist" bu yıl basılır. (Çan Yayınları, 143 s.). Aynı yıl, A. Meillet ile M. Lejeune'ün Encyclopédie Française'deki bir yazısını "Dillerin Yapısı ve Gelişmesi" başlığı altında, talebesi Berke Vardar ile Türkçe'ye çevirirler. (Dönem Yayınları, 86 s.).<br />
<br />
<br />
1969 "Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon" adlı bir çalışması Fakülteler Matbaası'nda basılır. (Türkiye Harsi ve İctimai Araştırmalar Derneği, sayı 101, 23 s.).<br />
<br />
<br />
1970 1968'de İ.Ü.E.F. Sosyoloji dergisinde çıkan "İdeoloji" ile ilgili bir başka çalışması (sayı 21-22), bir kitapçık halinde yayımlanır (Fakülteler Matbaası, 23 s.).<br />
<br />
<br />
1973 Balzac'tan çevirmiş olduğu "Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti" adlı eser, ikinci defa, "İhtisam ve Sefalet (Vautrin)" adıyla gözden geçirilip basılır (Ötüken Yayınevi, 543 s.).<br />
<br />
<br />
1974 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca okutmanlığından emekli olur. Görmemesine ve oldukça zor çalışma kosullarına ragmen hocalık görevini sonuna kadar sürdürmüştür. Aynı yılın Nisan ayında bir erkek torunu dünyaya gelir, 58 yaşında dede olmuştur. Aynı yıl, Bu Ülke yayımlanır (Ötüken Yayınevi, 170 s.). "Ümranlar Uygarlığa" adlı eseri de bu yil basılır (Ötüken Yayinevi, 371 s.) ve Türkiye Milli Kültür Vakfı'ndan "fikir dalında" ödül alır. Aynı yıldan itibaren "Türk Edebiyatı", "Kubbealtı Akademi" ve "Orta Doğu" gazetesinde yazıları çıkmaya başlar.<br />
<br />
<br />
1975 "Bu Ülke" ikinci baskıyı yapar. (Ötüken Yayınevi, 200 s.). Aynı yılın Haziran ayında bir erkek torun sahibi daha olur.<br />
<br />
<br />
1976 "Bu Ülke" ilavelerle üçüncü defa basılır (Ötüken Yayınevi, 244 s.). Aynı yıl, "Hint Edebiyatı" adlı eserı, "Hint ve Batı" başlıklı bir bölümün de eklenmesiyle "Bir Dünyanın Esiğinde" adıyla ikinci kez basılır (Ötüken Yayınevi, 344 s.).<br />
<br />
<br />
1977 "Pınar", "Köprü", "Gerçek" dergilerinde makaleleri çıkar, en çok da "Pınar"da yazar. "Ümrandan Uygarlığa"nın ikinci baskısı yapılır (Ötüken Yayınevi, 366 s.).<br />
<br />
<br />
1978 "Mağaradakiler" adlı eseri yayımlanır (Ötüken Yayınevi, 352 s.). Aynı yıl Mart ayında televizyonun birinci kanalında roman üzerine bir söyleşisi yayımlanır. 1978-84 yılları arasında, çoğu Kubbealtı Cemiyeti'nde olmak üzere yılda üç dört kere konferans verir.<br />
<br />
<br />
1979 "Bir Dünyanın Eşiğinde" üçüncü baskısını yapar (Ötüken Yayınevi, 352 s.). "Bu Ülke" yeni ilavelerle dördüncü kez basılır (Ötüken Yayinevi, 275 s.). Aynı yıl "Hareket" dergisinde de yazmaya başlar.<br />
<br />
<br />
1980 "Kırk Ambar"ı çıkarır Cemil Meriç (Ötüken Yayınevi, 487 s.). Aynı yıl eser, Türkiye Milli Kültür Vakfı Ödülü'ne layık görülür. Aynı yıl "Magaradakiler" ikinci baskısını yapar (Ötüken Yayınevi, 326 s.). Uriel Heyd'den "Ziya Gökalp, Türk Milliyetçiliğinin Temelleri" isimli kitabı çevirir (Sebil Yayınevi, 134 s.). "Milli Eğitim ve Kültür" dergisinde ve "Yeni Devir" gazetesinde makaleleri yayımlanmaktadır.<br />
<br />
<br />
1981 "Bir Facianın Hikayesi" Ankara'da bir yayınevi tarafından basılır (Ümran Yayıınları, 167 s.). Thornton Wilder'in "Köprüden Düşenler" adlı kitabını Lamia Çataloğlu ile birlikte İngilizce'den Türkçe'ye çevirirler (Tur Yayınları, 112 s.). Aynı yıl, Ankara Yazarlar Birliği Derneği tarafından "yılın yazarı" seçilir.<br />
<br />
<br />
1982 Kayseri Sanatçılar Derneği'nden, inceleme dalında bir ödül alır. Aynı yıl, 15 Ocak Nişantaşı Akademi Kitabevi'nde bir imza günü düzenlenir. İlk kez okuyucusuyla buluşur. Aynı yıl, 30 Ocak'ta "Cemil Meriç'le Türk kültüründeki değişmeler hakkında bir söyleşi" başlığını taşıyan bir televizyon programına katılır.<br />
<br />
<br />
<br />
1983 Maxime Rodinson'un "Batıyı Büyüleyen İslam" adlı eserini dilimize kazandırır (Pınar Yayınları, 233 s.). Aynı yıl İletişim Yayınları'nın çıkardığı "Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi'ne makaleler yazar. 7 Mart günü 41 yıllık bir beraberlikten sonra eşini kaybeder. Aynı yıl TÜYAP Kitap Fuarı'nda kitaplarını imzalar.<br />
<br />
<br />
1984 "Işık Dogudan Gelir" adlı kitabı yayımlanır (Pınar Yayınları, 233 s.). Aynı yılın Ağustos ayında bir beyin kanaması geçirir: sol hemipleji sonucu sol tarafına felç iner. Cerrahpaşa Hastanesi'nde üç ay süren bir tedaviden sonra taburcu olur.<br />
<br />
<br />
1985 "Bu Ülke" Entelektüel Bir Otobiyografi ve Cemil Meriç Kronolojisini de içeren 63 sayfalık bir giriş bölümüyle beşinci kez basılır (İletişim Yayınları, 285 s.). "Kültürden İrfana" adlı eseri İnsan Yayınları arasında çıkar (405 s.). Aynı yayıneviyle bütün eserlerinin basılması konusunda imzalanan sözleşmeye rağmen diğer eserleri basılmaz.<br />
<br />
<br />
1986 İletisim Yayınları'nın bu kez de "Tanzimattan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi"nde makaleleri yer alır.<br />
<br />
<br />
1987 13 Haziran günü, kendisini yatağa mahkum eden uzunca bir hastalıktan sonra, 71 yaşında hayata gözlerini yumar. Karacaahmet mezarlığına eşinin yanına defnedilir. (Ada 8, No 890). Aynı yıl, ölümünden bir ay kadar önce, televizyonun birinci, kanalında, TRT tarafından hazırlatılan: "Sanatımızdan Portreler: Cemil Meriç" adlı bir belgesel yayımlanır. Ölümü üzerine aynı belgesel bir kere daha ekrana gelecektir. Aynı yıl, Dönemli Yayıncılık'la Cemil Meriç'in varisleri arasında, bütün eserlerinin basılması konusunda bir sözleşme imzalanır, iki eserinin yayına hazırlanıp baskıya verilmesi aşamasında, yayınevinin kapanması üzerine bu girişim sonuçsuz kalır.<br />
<br />
<br />
Hayatının sonuna yaklaşmış bir insan olarak, zaten çoktan beri kaybettiğim yaşama sevincini, bu sınıflar üstü hakikatlerin taharrisinde buluyorum. Bu itibarla, mezarların ötesinden seslenir gibi seslenebilirim çağıma, daha doğrusu ülkeme. Ama okunur muyum, sesim duyulur mu? Meşhur bir adam da değilim, kalabalığın benimsediği edebi bir nevi de temsil etmiyorum. Ne romancıyım, ne şair, ne tarihçi. Sadece dürüstüm, çok okudum, çok düşündüm. Beşeri ihtiraslardan uzaklaşmışım: Bütün bu vasıflar bir düşünce adamının hamurunu yapar..<br />
Cemil Meriç<br />
 <br />
<br />
1989 Cemil Meriç için, 13 Haziran günü Cağaloğlu Basın Müzesi'nde düzenlenen ikinci ölüm yıldönümü anma toplantısında yapılan çesitli konuşmalar, Hüriyet Gösreti'nin Eylül ayı sayısıyla birlikte çıkan Cemil Meriç ekinde yayınlanır.<br />
<br />
<br />
1991 Dördüncü Ölüm yıldönümü dolayısıyla, Hatay Kültür Müdürlüğü ve İLESAM tarafından Antakya'da, "Türk Fikir Hayatında Cemil Meriç'in Yeri" konulu bir panel düzenlenir. Paneldeki konuşmalar, Mehmet Tekin tarafından "Cemil Meriç: Şair, filozof, yazar" adını taşıyan bir kitapçıkta toplanır (Antakya, 94 s.).<br />
<br />
<br />
1992 Ocak ayında, Cemil Meriç'in bütün eserlerinin bir Külliyet halinde basılması konusunda, İletişim Yayınları ile Cemil Meriç'in varisleri olan çocukları arasında bir nesir sözleşmesi düzenlenir. Bu sözleşmeye göre, Cemil Meriç'in basılmış bütün telif eserleri, basılmamış "Jurnal" ve "Mektuplar"ı, çeviri eserleri ve yine basılmamış ders notları,konferansları, diğer yazıları yayınevince yayımlanacaktır. Cemil Meriç'in beşinci ölüm yıldönümünde "İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Öğrenci Kültür Merkezi Edebiyat Kulübü" tarafından bir anma günü düzenlenir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Stefan Zweig]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=436</link>
			<pubDate>Thu, 16 Oct 2008 22:38:59 -0400</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=436</guid>
			<description><![CDATA[Stefan Zweig, 28 Kasım 1881'de Viyana'da doğdu. 18 yaşına geldiğinde, Viyana Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Bilimleri Fakültesi'ne girdi. Yüksek öğrenimini burada yaptı. Zweig ilk şiirlerini 1901'de "Gümüş Teller" adıyla yayınladı. Bu epik eser, ona, tarihsel minyatürleri ve biyografi yazıları ile aynı derecede şöhret kazandırdı.<br />
<br />
<br />
1902'de "Yeni Özgür Basın Gazetesi"nde, uzun yıllar devam edecek bir işe başladı. Theodor Herzl ile buradayken tanıştı ve dost oldu. Aynı yıl, Paul Verlaine ve Baudelarie'in şiirlerini Almanca'ya tercüme etti. Aynı yılın yaz mevsiminde yaptığı Belçika seyahatinde Emeli Verhaeren ile tanıştı ve 1904'e gelindiğinde, Verhaeren'in şiirlerini tercüme etti. Yine aynı dönemde, "Hipolyte Taine'in Felsefe" başlıklı doktora tezini vererek, yüksek öğrenimini tamamladı.<br />
<br />
<br />
1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwaliar, Kalküta, Benores, Rangun ve Kuzey Hindistan'ı gezdi. Bunu, 1911'deki Newyork, Kanada, Panama, Küba ve Portoriko'yu kapsayan Amerika Seyahati izledi.1914 yılında Belçika'ya Emile Verhaeren'in yanına gitti. 1. Dünya savaşı, Stefon Zweig Belçika'dayken patlak verince, Viyana'ya döndü. Savaş Bakanlığı, Zweig'i " Savaş Arşivine" memur olarak tayin etti. Bu görevi sırasında " Yabancı Ülkelerdeki Dostlara Açık Mektup'u yazdı ve yayımladı.<br />
<br />
<br />
Zweig, 1917-1918 Yıllarında Herman Hesse, Fritz Von Uruh, James Joyce, Ferrucio Buroni ve Anette Kolb ile görüştü. 1920 yılına gelindiğinde, Frederike Von Winternit ile Viyana'da evlendi. 1927'de Almanya'nın Münih şehrinde "Duygu Karmaşası", " Yıldızın Parladığı Anlar" ve " Tarihsel Baş Minyatür" adlı kitapları yayımlandı. Yine 1927'nin 20 şubat tarihinde "Rilke'ye Veda" başlıklı konuşmasını yaptı. Bir yıl sonra ise , Ünlü yazar Kont Leo Tolstoy'un 100. Doğum Yıldönümü Kutlamaları'na katılmak üzere Sovyetler Birliği'ne gitti. 1931'deki seyahati Fransa'ya oldu. Cap d'Antibes'te Joseph Roth ile buluştu.<br />
<br />
<br />
Tarihler "1933"ü gösterirken, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Zweig'ın eserleri de yer alıyordu.1934 yılında, Nazilerle Stefon Zweig arasındaki çatışmalar doruk noktasına ulaşınca, Zweig'dan "savunma" istendi ve hemen arkasından, Zweig'ın Kapuzineberg'deki evi basılarak, silah araması yapıldı. Eğer evde silah bulunmuş olsaydı, Zweig'ın hapsi boylayacağı kesindi. Bu uğraşmalar üzerine Zweig, ailesini bile yanına almadan yurdu terketti ve Londra'ya yerleşti. Bu esnada "Rotterdamlı Enasmus'un Zaferi ve Trajedisi" adlı eseri yayımlandı.<br />
<br />
<br />
Zweig 1937'de karısı Frederike'den ayrılıp ve bir yıl sonra Portekiz'e giderken yanında Lotte Altman adında bir kadın vardır. O sıralarda Avusturalya, Alman Reich'ına katılır ve Zweig da Ingiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat eder. 1939'da "Kalbin Sabırsızlığı" adlı romanı yayımlanır ve Zweig da, Portekiz seyahatine birlikte çıktığı Lotte Altman ile evlenir.<br />
<br />
<br />
1940 yılının temmuz ayında, karısı Lotte ile birlikte önce Newyork'a ve sonra da konferanslar vermek üzere Brezilya, Arjantin ve Uruguay'a giderler. Aralıkta Newyork'a geri dönerek "Amerigo-Tarihi Bir Hatanın Öyküsü" adlı kitabı yazmaya başlar. 1941'de "Brezilya-Geleceğin Ülkesi" isimli kitabı yayımlar. Brezilya daha sonraları Stefon Zweig'ın hayatında çok önemli bir yer tutacaktır. Bu kitabın yayımlanmasının ardından Zweig ve eşi, Brezilya'nın Petropolis şehrine yerleşirler. Orada "Bir Satranç Öyküsü"nü kaleme alır. Bu kitabın önemi şuradan kaynaklanmakta: "Bir Satranç Öyküsü", satrancı gerek pratik gerek felsefi olarak çözümlemiş biri, yani Zweig tarafından yazılmıştır Satrancı derinlemesine çözümlemiş bu kitabı okurken, Trevenian'ın "Şibumi" isimli romanında anlatılan "Go" oyunu ve yazarın bu oyunu, hayata bir uygulaması hatıra geliyor.<br />
<br />
<br />
Zweig romanda, ilginç bir satranç maçını, okuyucunun anlayıp takip edebileceği şekilde anlatırken, şunun farkına varılıyor: "Bir Satranç Öyküsü" kitabı da, tıpkı bir satranç karşılaşmasında olduğu gibi, hamlelerden ve açılımlılardan oluşuyor. Bu kısa romanda, anlatım aşama aşama gelişirken, yine başka bir enterasan durum çıkıyor okuyucunun karşısına: "Out of Africa" romanıyla ünlenen Danimarka'lı yazar Karen Blixen'in de keşfedip, "Ölümsüz öykü" hikayesinde uyguladığı, "Doğu Anlatım Biçimi" yani "öykü içinde öykü" şeklinde bir ifade tarzını kullanıyor S. Zweig. Genel olarak "Doğu Anlatım Biçimi" diyebileceğimiz bu tarz anlatım, Batı Roman'ında kullanılan flaşbekten çok farklı..Flaşbek, "Öykü içinde öykü öykü içinde öykü" biçimindeki anlatımın bir versiyonu.<br />
<br />
Zweig'ın bu eserinde de "Binbir Gece Masalları" nın anlatım biçimi, yazarın, Arjantin'e giden gemide karşılaştığı ilginç bir karekter nedeniyle karşımıza çıkıyor. Yazar, okuyucusuna bir gemi yolculuğu ve gemide yaşananları anlatırken, birdenbire enterasan bir doktor "tak" diye olaya karışıyor. Doktor öyküsünün, ne gemi yolculuğuyla ne de diğer insanlarla hiçbir bağlantısı yok. Bu 2. öykü, bizi bambaşka ve fantastik bir dünyaya götürüyor. "Bir satranç Öyküsü" aynen "Ve Şehrazat, Şehriyar'a demiş ki..." diye başlayıp, binlerce sayfa tutan hikayelerin anlatıldığı çizgiyi takip ediyor. Bu, aslında hoş birşey. Çünkü, bize ait ve değişik bir anlatım şekli kullanılıyor. Bu durum da, okuyucu "giriş, gelişme, sonuç" biçimindeki kuru ifade biçiminin tekdüzeliğinden kurtarıyor ve bambaşka dünyalara taşıyor.<br />
<br />
<br />
Stefon Zweig, 1941'de Montaigne üzerine çalışmaya başlar ve "Dünün Dünyası-Avrupa Anıları" adlı otobiyografisini kaleme alır. Zweig 22 Şubat 1942'de karısı Lotte ile birlikte intihar eder ve devlet töreniyle Petropolis Mezarlığına gömülür.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Stefan Zweig, 28 Kasım 1881'de Viyana'da doğdu. 18 yaşına geldiğinde, Viyana Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Bilimleri Fakültesi'ne girdi. Yüksek öğrenimini burada yaptı. Zweig ilk şiirlerini 1901'de "Gümüş Teller" adıyla yayınladı. Bu epik eser, ona, tarihsel minyatürleri ve biyografi yazıları ile aynı derecede şöhret kazandırdı.<br />
<br />
<br />
1902'de "Yeni Özgür Basın Gazetesi"nde, uzun yıllar devam edecek bir işe başladı. Theodor Herzl ile buradayken tanıştı ve dost oldu. Aynı yıl, Paul Verlaine ve Baudelarie'in şiirlerini Almanca'ya tercüme etti. Aynı yılın yaz mevsiminde yaptığı Belçika seyahatinde Emeli Verhaeren ile tanıştı ve 1904'e gelindiğinde, Verhaeren'in şiirlerini tercüme etti. Yine aynı dönemde, "Hipolyte Taine'in Felsefe" başlıklı doktora tezini vererek, yüksek öğrenimini tamamladı.<br />
<br />
<br />
1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwaliar, Kalküta, Benores, Rangun ve Kuzey Hindistan'ı gezdi. Bunu, 1911'deki Newyork, Kanada, Panama, Küba ve Portoriko'yu kapsayan Amerika Seyahati izledi.1914 yılında Belçika'ya Emile Verhaeren'in yanına gitti. 1. Dünya savaşı, Stefon Zweig Belçika'dayken patlak verince, Viyana'ya döndü. Savaş Bakanlığı, Zweig'i " Savaş Arşivine" memur olarak tayin etti. Bu görevi sırasında " Yabancı Ülkelerdeki Dostlara Açık Mektup'u yazdı ve yayımladı.<br />
<br />
<br />
Zweig, 1917-1918 Yıllarında Herman Hesse, Fritz Von Uruh, James Joyce, Ferrucio Buroni ve Anette Kolb ile görüştü. 1920 yılına gelindiğinde, Frederike Von Winternit ile Viyana'da evlendi. 1927'de Almanya'nın Münih şehrinde "Duygu Karmaşası", " Yıldızın Parladığı Anlar" ve " Tarihsel Baş Minyatür" adlı kitapları yayımlandı. Yine 1927'nin 20 şubat tarihinde "Rilke'ye Veda" başlıklı konuşmasını yaptı. Bir yıl sonra ise , Ünlü yazar Kont Leo Tolstoy'un 100. Doğum Yıldönümü Kutlamaları'na katılmak üzere Sovyetler Birliği'ne gitti. 1931'deki seyahati Fransa'ya oldu. Cap d'Antibes'te Joseph Roth ile buluştu.<br />
<br />
<br />
Tarihler "1933"ü gösterirken, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Zweig'ın eserleri de yer alıyordu.1934 yılında, Nazilerle Stefon Zweig arasındaki çatışmalar doruk noktasına ulaşınca, Zweig'dan "savunma" istendi ve hemen arkasından, Zweig'ın Kapuzineberg'deki evi basılarak, silah araması yapıldı. Eğer evde silah bulunmuş olsaydı, Zweig'ın hapsi boylayacağı kesindi. Bu uğraşmalar üzerine Zweig, ailesini bile yanına almadan yurdu terketti ve Londra'ya yerleşti. Bu esnada "Rotterdamlı Enasmus'un Zaferi ve Trajedisi" adlı eseri yayımlandı.<br />
<br />
<br />
Zweig 1937'de karısı Frederike'den ayrılıp ve bir yıl sonra Portekiz'e giderken yanında Lotte Altman adında bir kadın vardır. O sıralarda Avusturalya, Alman Reich'ına katılır ve Zweig da Ingiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat eder. 1939'da "Kalbin Sabırsızlığı" adlı romanı yayımlanır ve Zweig da, Portekiz seyahatine birlikte çıktığı Lotte Altman ile evlenir.<br />
<br />
<br />
1940 yılının temmuz ayında, karısı Lotte ile birlikte önce Newyork'a ve sonra da konferanslar vermek üzere Brezilya, Arjantin ve Uruguay'a giderler. Aralıkta Newyork'a geri dönerek "Amerigo-Tarihi Bir Hatanın Öyküsü" adlı kitabı yazmaya başlar. 1941'de "Brezilya-Geleceğin Ülkesi" isimli kitabı yayımlar. Brezilya daha sonraları Stefon Zweig'ın hayatında çok önemli bir yer tutacaktır. Bu kitabın yayımlanmasının ardından Zweig ve eşi, Brezilya'nın Petropolis şehrine yerleşirler. Orada "Bir Satranç Öyküsü"nü kaleme alır. Bu kitabın önemi şuradan kaynaklanmakta: "Bir Satranç Öyküsü", satrancı gerek pratik gerek felsefi olarak çözümlemiş biri, yani Zweig tarafından yazılmıştır Satrancı derinlemesine çözümlemiş bu kitabı okurken, Trevenian'ın "Şibumi" isimli romanında anlatılan "Go" oyunu ve yazarın bu oyunu, hayata bir uygulaması hatıra geliyor.<br />
<br />
<br />
Zweig romanda, ilginç bir satranç maçını, okuyucunun anlayıp takip edebileceği şekilde anlatırken, şunun farkına varılıyor: "Bir Satranç Öyküsü" kitabı da, tıpkı bir satranç karşılaşmasında olduğu gibi, hamlelerden ve açılımlılardan oluşuyor. Bu kısa romanda, anlatım aşama aşama gelişirken, yine başka bir enterasan durum çıkıyor okuyucunun karşısına: "Out of Africa" romanıyla ünlenen Danimarka'lı yazar Karen Blixen'in de keşfedip, "Ölümsüz öykü" hikayesinde uyguladığı, "Doğu Anlatım Biçimi" yani "öykü içinde öykü" şeklinde bir ifade tarzını kullanıyor S. Zweig. Genel olarak "Doğu Anlatım Biçimi" diyebileceğimiz bu tarz anlatım, Batı Roman'ında kullanılan flaşbekten çok farklı..Flaşbek, "Öykü içinde öykü öykü içinde öykü" biçimindeki anlatımın bir versiyonu.<br />
<br />
Zweig'ın bu eserinde de "Binbir Gece Masalları" nın anlatım biçimi, yazarın, Arjantin'e giden gemide karşılaştığı ilginç bir karekter nedeniyle karşımıza çıkıyor. Yazar, okuyucusuna bir gemi yolculuğu ve gemide yaşananları anlatırken, birdenbire enterasan bir doktor "tak" diye olaya karışıyor. Doktor öyküsünün, ne gemi yolculuğuyla ne de diğer insanlarla hiçbir bağlantısı yok. Bu 2. öykü, bizi bambaşka ve fantastik bir dünyaya götürüyor. "Bir satranç Öyküsü" aynen "Ve Şehrazat, Şehriyar'a demiş ki..." diye başlayıp, binlerce sayfa tutan hikayelerin anlatıldığı çizgiyi takip ediyor. Bu, aslında hoş birşey. Çünkü, bize ait ve değişik bir anlatım şekli kullanılıyor. Bu durum da, okuyucu "giriş, gelişme, sonuç" biçimindeki kuru ifade biçiminin tekdüzeliğinden kurtarıyor ve bambaşka dünyalara taşıyor.<br />
<br />
<br />
Stefon Zweig, 1941'de Montaigne üzerine çalışmaya başlar ve "Dünün Dünyası-Avrupa Anıları" adlı otobiyografisini kaleme alır. Zweig 22 Şubat 1942'de karısı Lotte ile birlikte intihar eder ve devlet töreniyle Petropolis Mezarlığına gömülür.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nurullah Atac]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=435</link>
			<pubDate>Thu, 16 Oct 2008 22:37:38 -0400</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=435</guid>
			<description><![CDATA[21 Ağustos 1898 tarihinde İstanbul&#8217;da doğdu. İlkokuldan sonra dört yıl kadar Galatasaray Sultanisi&#8217;ne, sonra da bir süre Edebiyat Fakültesi&#8217; ne (1922) gittiyse de Fransızca öğrenmesi ve yetişmesi okullarda değil, kendi kendine ve özeldir. 1921&#8217; de Nişantaşı Lisesi&#8217;nde Fransızca okutarak başladığı öğretmenlik hayatı, 1925-26 arası Ticaret Vekaleti&#8217;ndeki görevi bir yana hep Milli Eğitim Bakanlığı&#8217;na bağlı olarak İstanbul, Adana ve Ankara&#8217;da 31 Mayıs 1945&#8217;e kadar sürdü, sonra Cunhurbaşkanlığı Mütercimliği&#8217;ne geçerek emekliye ayrılıncaya kadar ( 7 Şubat 1951 ) bu görevde çalıştı. 17 Mayıs 1957 tarihinde öldü.<br />
<br />
<br />
Edebiyat dünyasında ilkin Dergah dergisinde yayımladığı şiirleri (1921-22, 6 şiir), makale ve tiyatro eleştirileriyle görünen Ataç, Cumhuriyet devrinde, yalnız deneme, eleştiri yazdı ve çeviriler yaptı. Yeni Şiir&#8217; in, başta Cumhuriyet devri şairleri, genç sanatçıların tanınmasında öncülük etti. Türkçe&#8217; nin özleşmesi, arınması için yılmadan savaştı, bu uğurda yazdığı yazılarda hiçbir yabancı söz kullanmadığı oldu, kendine özgü, devrik cümleleri çoğunlukta; yeni bir dil ve anlatım biçimi yarattı, genç yazarların çoğu onun etkisinde kaldılar. Kabul edilmiş değerleri yeniden ele alarak tartışmalara yol açması onun arayıcı olumlu yönlerinden biri oldu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[21 Ağustos 1898 tarihinde İstanbul&#8217;da doğdu. İlkokuldan sonra dört yıl kadar Galatasaray Sultanisi&#8217;ne, sonra da bir süre Edebiyat Fakültesi&#8217; ne (1922) gittiyse de Fransızca öğrenmesi ve yetişmesi okullarda değil, kendi kendine ve özeldir. 1921&#8217; de Nişantaşı Lisesi&#8217;nde Fransızca okutarak başladığı öğretmenlik hayatı, 1925-26 arası Ticaret Vekaleti&#8217;ndeki görevi bir yana hep Milli Eğitim Bakanlığı&#8217;na bağlı olarak İstanbul, Adana ve Ankara&#8217;da 31 Mayıs 1945&#8217;e kadar sürdü, sonra Cunhurbaşkanlığı Mütercimliği&#8217;ne geçerek emekliye ayrılıncaya kadar ( 7 Şubat 1951 ) bu görevde çalıştı. 17 Mayıs 1957 tarihinde öldü.<br />
<br />
<br />
Edebiyat dünyasında ilkin Dergah dergisinde yayımladığı şiirleri (1921-22, 6 şiir), makale ve tiyatro eleştirileriyle görünen Ataç, Cumhuriyet devrinde, yalnız deneme, eleştiri yazdı ve çeviriler yaptı. Yeni Şiir&#8217; in, başta Cumhuriyet devri şairleri, genç sanatçıların tanınmasında öncülük etti. Türkçe&#8217; nin özleşmesi, arınması için yılmadan savaştı, bu uğurda yazdığı yazılarda hiçbir yabancı söz kullanmadığı oldu, kendine özgü, devrik cümleleri çoğunlukta; yeni bir dil ve anlatım biçimi yarattı, genç yazarların çoğu onun etkisinde kaldılar. Kabul edilmiş değerleri yeniden ele alarak tartışmalara yol açması onun arayıcı olumlu yönlerinden biri oldu.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nikos Kazancakis]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=434</link>
			<pubDate>Thu, 16 Oct 2008 22:36:19 -0400</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=434</guid>
			<description><![CDATA[Yirminci yüzyılın en önemli Yunanlı yazar, şair ve düşünürlerinden biri olan Nikos Kazancakis, 1883 yılında Girit'te doğdu. 1906'da Atina Hukuk Okulu'ndan mezun olduktan sonra çalışmalarını Paris'te sürdüren Kazancakis, Balkan Savaşları sırasında gönüllü olarak Yunan Ordusu'na katıldı. Savaştan sonra birçok Avrupa ve Asya ülkesini dolaşarak gezi yazıları yazdı. Edebiyatın birçok alanında yapıtlar veren Nikos Kazancakis, düşünce adamı olarak Nietzsche ve Bergson'un çalışmalarıyla Hıristiyanlık, Marksizm ve Budizm'in etkisi altında kaldı. Eserlerinde bu farklı bakış açılarını sentezlemeye çalıştı.<br />
<br />
<br />
1927'de düşünce yapısını ortaya koyan en önemli eseri "Askitiki" yayınlandı. 1938 yılında 13 yıl boyunca üzerinde çalıştığı epik şiirleri "Odysseas"ı, Homeros'un bıraktığı yerden Odyseeia'nın anlatım biçimini koruyarak yazdı. Bu geniş şiirsel çalışma 33.333 mısradan oluşmaktadır.<br />
<br />
<br />
Pratik yaşam bilgileri yazara, daha sonraları gazetecilik konusunda olsun, ticari konularda olsun, belli yetenekler kazandırdı. Bu arada, I. Dünya Savaşı sonrasında hükümetin danışma kurulunun başkanlığını yaptı, birçok yurtdışı gezilere çıktı. Bu geziler sırasındaki anılarını, daha sonraları kitap halinde toplamayı başardı.<br />
<br />
<br />
Bu arada birçok oyun ve hikaye yazdı, çeviriler yaptı dini-felsefi denemeler yazdı. Yunanistan'ın faşist istiladan kurtulup bağımsızlığına kavuşmasından sonra, ilerici görüşlere sahip bir politikacı olarak politik yaşama atıldı. 1945-1946 yılları arasında Liberal Sophuli Hükümeti içerisinde sandalyesiz bakan olarak görev yaptı.<br />
<br />
<br />
Kazancakis, diğer birçok yazar gibi yaşamının son yıllarında ünlendi. 1956 yılında Viyana'da Uluslararası Barış Ödülü'nü aldı. 1957 yılında Almanya'da öldükten sonra Girit'i çevreleyen Venedik surlarının kale burçlarından birinin altına gömüldü. Yapıtlarında, doğup büyüdüğü yer olan Girit'in özgünlüğüne kendi, derin gözlem ve duygularını katarak eşine az rastlanan bir dil yaratan Kazancakis'in Türkçe&#8217;ye çevrilen yapıtları; Zorba, Allah'ın Garibi, Kaptan Mihalis, El Greco'ya Mektuplar, Günaha Son Çağrı, Kardeş Kavgası ve Yeniden Çarmıha Gerilen İsa'dır.<br />
<br />
<br />
ZORBA<br />
<br />
<br />
Zorba, Yunanlı ünlü yazar Nikos Kazancakis'in olgunluk dönemi ürünü (1946). Ağır ve suskunlukla yüklü geçen karanlık bir dönemin tadı buruk ilk meyvesi. Nikos Kazancakis, çağdaş Yunan edebiyatının ancak buzlucam ardından seçilebilen, tedirgin ve büyük kişiliklerinden biri olarak çok tartışıldı, yanlış bilindi, az sevildi. Zorba adlı bu romanı, onun kendisiyle giriştiği bir tür sessiz hesaplaşma sayılabilir. Geçmişin, elden kayıp giden zamanın ve insanın temel yanılgılarının bir kez daha gözden geçirilmesidir bu roman.<br />
<br />
<br />
Zorba aracılığıyla Kazancakis, özyaşamının yenilgiler ve soru işaretleriyle dolu bir bilançosunu çıkarır. Bu bağlamda ele alınınca, bu roman, Zorba ile yazarın yaşam öykülerinin çizili sınırları arasında sonsuz atkı ve çözgülerle sokunmuş büyülü bir kumaştır denebilir. Baştan sona sürekli bir arayışı, sonu gelmez çabaları yansıtan bir kanaviçedir. İnsanı arayışın serüvenidir... 'Korkmamayı, yaşamı sevmeyi ve ayakta durabilmeyi bana o öğretmişti' diyor yazar. Gerçekten de Zorba, bir yaşam kılavuzudur. Özgür ufukların ve özgür insanların simgesidir. Bugün Nikos Kazancakis'in mezar taşında yazılı olanlar, doğrudan Zorba'nın ağzından dökülmüş yazgı sözcüklerini andırıyor: 'Hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm.'<br />
<br />
<br />
ALLAH&#8217;IN GARİBİ<br />
<br />
<br />
Assisi&#8217;li Francesco&#8217;nun Tanrı&#8217;yı ararken çektiklerini anlatıyor Allahın Garibi&#8217;nde Kazancakis. Francesco, gençliğinde zevk ve eğlence düşkünlüğüyle bütün Assisi&#8217;de parmakla gösterilen bir delikanlı. Daha sonra Assisi&#8217;nin iftihar ettiği bir aziz.<br />
<br />
<br />
Pencere altlarında sevgilisine serenat yapan aşık Francesco, meyhane arkadaşlarıyla şehirde tertip ettiği eğlencelerle de şöhretli. Fakat bunlar onun kişisel hırsını tatmin etmeye yetmez. Sonunda sırf ün kazanmak için savaşlara katılır ve küstah bir şövalye olarak döner memleketi Assisi&#8217;ye. Ve olan olur. İçinde, ta yüreğinde Tanrı&#8217;nın sesini işitir ve onu aramaya başlar. Dünyadan el etek çekerek, bütün düşkünlere, bütün yoksullara, bütün günahkârlara gönlünü açıp Tanrı&#8217;nın istediği yoldan yürümeye başlar.<br />
<br />
<br />
O&#8217;nun Tanrı&#8217;ya götüren yolunda; bedenin istekleri yerine, ruhun istekleri geçerlidir. Açlık, dünya malından vazgeçme, insanın acziyetini kabul ederek nefsi alçaltma gibi zahidane bir yol tutar Francesco. Bütün çektiklerine şahit Leo Kardeş&#8217;in ağzından öğreniriz onun macerasını.<br />
<br />
<br />
Tabiattaki herşeyde Tanrı&#8217;nın bir işaretini gören Francesco&#8217;yu üzen tek şey Şeytan&#8217;ın ayartmalarıdır. Kendi yoluna giren zahit kardeşleri daha sonra açlık, fedakârlık, yoksulluk ve sevgi yolu yerine daha ihtişamlı ve gösterişli bir zahidlik yolu kurmaya çalışır ve Francesco&#8217; nun arkadaşlarını kendi yollarına çevirir. Francesco onda da bir teselli bulur ve bağışlar bir anlamda ihanet eden kardeşlerini. Çünkü o kendi varlığını da bu yolda silmeye uğraşan bir keşiştir ve Assisi&#8217; nin sevgili azizidir.<br />
<br />
<br />
KARDEŞ KAVGASI<br />
<br />
<br />
Nikos Kazancakis'in bütün romanlarında görünlen arayış, ölümünden sonra yayımlanan bu romanında da değişik boyutlarda kendini gösterir. Bir köy rahibinin, roman boyunca süren arayışı, iç savaşın kanlı çatışmaları içinde boğuşup duran yoksul insanların arayışıyla bütünleşir. Kül rengi, acılı bir köy: Akdeniz adalarının acımasız güneşi altında kavrulmuş kapkara evler; yoksullukla boğuşan, tutkularla kavrulan insanlar. Ve tutkuların en amansızı olan nefret; kardeşi kardeşe kırdırtan öldürücü bir nefret. Bu haksızlıklar selinin ortasında, çığlığı çölde yitip gittiği için umutsuz, umarsız kalmış, arayış içindeki köy papazı Yannaros'un gözünde, bu kötülükler dizisi, kendi papazlığının da saçmalığını ortaya koymaktadır.<br />
<br />
<br />
Papaz Yannaros, özgürlüğü arayan yeni bir düşünceye kapılmıştır. Marks'ın öğretisidir bu. Hıristiyanlığa büyük eleştiriler getiren, çağdaş bir İsa arayan, bu yüzden de Yunan kilisesinin aforoz ettiği, şimdiden ettiği, şimdiden klasik olmuş bu dev yazarın en güzel romanlarından biri de Kardeş Kavgası'dır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yirminci yüzyılın en önemli Yunanlı yazar, şair ve düşünürlerinden biri olan Nikos Kazancakis, 1883 yılında Girit'te doğdu. 1906'da Atina Hukuk Okulu'ndan mezun olduktan sonra çalışmalarını Paris'te sürdüren Kazancakis, Balkan Savaşları sırasında gönüllü olarak Yunan Ordusu'na katıldı. Savaştan sonra birçok Avrupa ve Asya ülkesini dolaşarak gezi yazıları yazdı. Edebiyatın birçok alanında yapıtlar veren Nikos Kazancakis, düşünce adamı olarak Nietzsche ve Bergson'un çalışmalarıyla Hıristiyanlık, Marksizm ve Budizm'in etkisi altında kaldı. Eserlerinde bu farklı bakış açılarını sentezlemeye çalıştı.<br />
<br />
<br />
1927'de düşünce yapısını ortaya koyan en önemli eseri "Askitiki" yayınlandı. 1938 yılında 13 yıl boyunca üzerinde çalıştığı epik şiirleri "Odysseas"ı, Homeros'un bıraktığı yerden Odyseeia'nın anlatım biçimini koruyarak yazdı. Bu geniş şiirsel çalışma 33.333 mısradan oluşmaktadır.<br />
<br />
<br />
Pratik yaşam bilgileri yazara, daha sonraları gazetecilik konusunda olsun, ticari konularda olsun, belli yetenekler kazandırdı. Bu arada, I. Dünya Savaşı sonrasında hükümetin danışma kurulunun başkanlığını yaptı, birçok yurtdışı gezilere çıktı. Bu geziler sırasındaki anılarını, daha sonraları kitap halinde toplamayı başardı.<br />
<br />
<br />
Bu arada birçok oyun ve hikaye yazdı, çeviriler yaptı dini-felsefi denemeler yazdı. Yunanistan'ın faşist istiladan kurtulup bağımsızlığına kavuşmasından sonra, ilerici görüşlere sahip bir politikacı olarak politik yaşama atıldı. 1945-1946 yılları arasında Liberal Sophuli Hükümeti içerisinde sandalyesiz bakan olarak görev yaptı.<br />
<br />
<br />
Kazancakis, diğer birçok yazar gibi yaşamının son yıllarında ünlendi. 1956 yılında Viyana'da Uluslararası Barış Ödülü'nü aldı. 1957 yılında Almanya'da öldükten sonra Girit'i çevreleyen Venedik surlarının kale burçlarından birinin altına gömüldü. Yapıtlarında, doğup büyüdüğü yer olan Girit'in özgünlüğüne kendi, derin gözlem ve duygularını katarak eşine az rastlanan bir dil yaratan Kazancakis'in Türkçe&#8217;ye çevrilen yapıtları; Zorba, Allah'ın Garibi, Kaptan Mihalis, El Greco'ya Mektuplar, Günaha Son Çağrı, Kardeş Kavgası ve Yeniden Çarmıha Gerilen İsa'dır.<br />
<br />
<br />
ZORBA<br />
<br />
<br />
Zorba, Yunanlı ünlü yazar Nikos Kazancakis'in olgunluk dönemi ürünü (1946). Ağır ve suskunlukla yüklü geçen karanlık bir dönemin tadı buruk ilk meyvesi. Nikos Kazancakis, çağdaş Yunan edebiyatının ancak buzlucam ardından seçilebilen, tedirgin ve büyük kişiliklerinden biri olarak çok tartışıldı, yanlış bilindi, az sevildi. Zorba adlı bu romanı, onun kendisiyle giriştiği bir tür sessiz hesaplaşma sayılabilir. Geçmişin, elden kayıp giden zamanın ve insanın temel yanılgılarının bir kez daha gözden geçirilmesidir bu roman.<br />
<br />
<br />
Zorba aracılığıyla Kazancakis, özyaşamının yenilgiler ve soru işaretleriyle dolu bir bilançosunu çıkarır. Bu bağlamda ele alınınca, bu roman, Zorba ile yazarın yaşam öykülerinin çizili sınırları arasında sonsuz atkı ve çözgülerle sokunmuş büyülü bir kumaştır denebilir. Baştan sona sürekli bir arayışı, sonu gelmez çabaları yansıtan bir kanaviçedir. İnsanı arayışın serüvenidir... 'Korkmamayı, yaşamı sevmeyi ve ayakta durabilmeyi bana o öğretmişti' diyor yazar. Gerçekten de Zorba, bir yaşam kılavuzudur. Özgür ufukların ve özgür insanların simgesidir. Bugün Nikos Kazancakis'in mezar taşında yazılı olanlar, doğrudan Zorba'nın ağzından dökülmüş yazgı sözcüklerini andırıyor: 'Hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm.'<br />
<br />
<br />
ALLAH&#8217;IN GARİBİ<br />
<br />
<br />
Assisi&#8217;li Francesco&#8217;nun Tanrı&#8217;yı ararken çektiklerini anlatıyor Allahın Garibi&#8217;nde Kazancakis. Francesco, gençliğinde zevk ve eğlence düşkünlüğüyle bütün Assisi&#8217;de parmakla gösterilen bir delikanlı. Daha sonra Assisi&#8217;nin iftihar ettiği bir aziz.<br />
<br />
<br />
Pencere altlarında sevgilisine serenat yapan aşık Francesco, meyhane arkadaşlarıyla şehirde tertip ettiği eğlencelerle de şöhretli. Fakat bunlar onun kişisel hırsını tatmin etmeye yetmez. Sonunda sırf ün kazanmak için savaşlara katılır ve küstah bir şövalye olarak döner memleketi Assisi&#8217;ye. Ve olan olur. İçinde, ta yüreğinde Tanrı&#8217;nın sesini işitir ve onu aramaya başlar. Dünyadan el etek çekerek, bütün düşkünlere, bütün yoksullara, bütün günahkârlara gönlünü açıp Tanrı&#8217;nın istediği yoldan yürümeye başlar.<br />
<br />
<br />
O&#8217;nun Tanrı&#8217;ya götüren yolunda; bedenin istekleri yerine, ruhun istekleri geçerlidir. Açlık, dünya malından vazgeçme, insanın acziyetini kabul ederek nefsi alçaltma gibi zahidane bir yol tutar Francesco. Bütün çektiklerine şahit Leo Kardeş&#8217;in ağzından öğreniriz onun macerasını.<br />
<br />
<br />
Tabiattaki herşeyde Tanrı&#8217;nın bir işaretini gören Francesco&#8217;yu üzen tek şey Şeytan&#8217;ın ayartmalarıdır. Kendi yoluna giren zahit kardeşleri daha sonra açlık, fedakârlık, yoksulluk ve sevgi yolu yerine daha ihtişamlı ve gösterişli bir zahidlik yolu kurmaya çalışır ve Francesco&#8217; nun arkadaşlarını kendi yollarına çevirir. Francesco onda da bir teselli bulur ve bağışlar bir anlamda ihanet eden kardeşlerini. Çünkü o kendi varlığını da bu yolda silmeye uğraşan bir keşiştir ve Assisi&#8217; nin sevgili azizidir.<br />
<br />
<br />
KARDEŞ KAVGASI<br />
<br />
<br />
Nikos Kazancakis'in bütün romanlarında görünlen arayış, ölümünden sonra yayımlanan bu romanında da değişik boyutlarda kendini gösterir. Bir köy rahibinin, roman boyunca süren arayışı, iç savaşın kanlı çatışmaları içinde boğuşup duran yoksul insanların arayışıyla bütünleşir. Kül rengi, acılı bir köy: Akdeniz adalarının acımasız güneşi altında kavrulmuş kapkara evler; yoksullukla boğuşan, tutkularla kavrulan insanlar. Ve tutkuların en amansızı olan nefret; kardeşi kardeşe kırdırtan öldürücü bir nefret. Bu haksızlıklar selinin ortasında, çığlığı çölde yitip gittiği için umutsuz, umarsız kalmış, arayış içindeki köy papazı Yannaros'un gözünde, bu kötülükler dizisi, kendi papazlığının da saçmalığını ortaya koymaktadır.<br />
<br />
<br />
Papaz Yannaros, özgürlüğü arayan yeni bir düşünceye kapılmıştır. Marks'ın öğretisidir bu. Hıristiyanlığa büyük eleştiriler getiren, çağdaş bir İsa arayan, bu yüzden de Yunan kilisesinin aforoz ettiği, şimdiden ettiği, şimdiden klasik olmuş bu dev yazarın en güzel romanlarından biri de Kardeş Kavgası'dır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Aldous Huxley]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=433</link>
			<pubDate>Thu, 16 Oct 2008 22:34:45 -0400</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=433</guid>
			<description><![CDATA[Dünyaca ünlü İngiliz şair ve yazar Aldous Huxley, 1894'te İngiltere'de dünyaya geldi. On altı yaşında, geçirdiği bir rahatsızlık sonucu bir yıl kör kalması, Huxley'in iç dünyasını keşfetmesine olanak verdi. Yirmili yaşlarının başında şiir ve öyküler yazmaya başlamasına karşın, yazın dünyasında ilk tanınışı "Crome Yellow / Krom Sarısı" (1921) adlı romanıyla oldu. Bunu izleyen romanları Antic Hay (1923), Those Barren Leaves (1925) ve Point Counter Point (1925), Huxley'nin çağdaş toplumun kusurlarını zekice olduğu kadar, acımasızca yargıladığı birer dahiyane taşlamadır. En bilinen eseri olan Cesur Yeni Dünya'nın (1932) da aralarında bulunduğu birçok romanında yazarın, II. Dünya Savaşı öncesinde tehlikeli bir şekilde kontrolden çıkmakta olduğunu hissettiği toplumun karmaşasına gösterdiği düşünsel tepkiler kolaylıkla hissedilebilir.<br />
<br />
<br />
Darwin'in ateşli savunucularından ünlü biyolog Thomas Henry Huxley'in torunu, yine ünlü biyolog Sir Juilan Huxley'in kardeşiydi. Annesi şair ve denemeci Matthew Arnold'ın yeğeniydi. Babası Leonard Huxley ise Cornhill dergisinin sahibi ve yöneticisiydi. Bilimi ve edebiyatı birleştiren bu entelektüel miras Huxley'in dünyaya bakışının temelini oluşturdu. 1908-1914 yılları arasında yaşadığı üç sarsıcı olay; annesinin ölümüyle ailesinin dağılması, Eton'da öğrenciyken onu neredeyse kör olma noktasına getiren göz hastalığı ve kardeşinin intiharı Huxley'in tüm gençliğini etkiledi ve hayatında silinmez izler bıraktı. Yazar, yaşamının sonuna kadar göz hastalığıyla savaşmak zorunda kaldı.<br />
<br />
<br />
1916-1920 yılları arasında, daha çok Fransız Simgecileri'nin etkisini taşıyan şiirlerden oluşan dört kitap yayımladı. Askerlikten muaf tutulan Huxley, bir süre bir çiftlikte tarım işçisi olarak çalıştı. 1919'da Maria Nys ile evlendi. Kısa öykülerinin yer aldığı Limbodan (1920) sonra kendisini üne kavuşturan "Crome Yellow / Krom Sarısı" (1921) adlı ilk romanı yayımlandı. Romanı F. Scott Fitzgerald övgüyle karşıladı. 1923'ten sonraki yıllarının büyük bölümünü İtalya'da geçiren Huxley, 1930-1937 arasında Güney Fransa'da yaşadı. 1925'te yayımlanan romanı "Those Barren Leaves / Şu Kısır Yapraklar"ı W. B. Yeats İngiliz romanına felsefenin dönüşü olarak değerlendirdi.<br />
<br />
<br />
Huxley'in ilk "fikir romanı" sayılan "Point Counter Point / Ses Sese Karşı" (1928) ününü daha da pekiştirdi. Ama ona asıl ününü "Brave New World / Cesur Yeni Dünya" (1932) adlı gelecekçi yergi romanı sağladı. Huxley, 1937'de ABD'ye gitmek üzere Avrupa'dan ayrıldığında ününün doruğundaydı. Aynı yıl ikliminin gözlerine iyi geleceği inancıyla Kaliforniya'ya yerleşti ve ölünceye kadar orada yaşadı. 1954 yılında yayımlanan "The Doors of Perception / Algı Kapıları" (1954) ve devamı niteliğindeki "Heaven and Hell / Cennet ve Cehennem" (1956) geniş yankılara yol açtı. Kitap "beat kuşağı"nın başucu yapıtlarından biri oldu. The Doors topluluğu adını bu kitaptan esinlenerek aldı, ayrıca yapıt The Beatles'in Sergeant Pepper albümüne esin kaynağı oldu. 1955'te Maria Huxley öldü. Aldous Huxley, bir yıl sonra psikoterapist Laura Archera ile evlendi.<br />
<br />
<br />
1958 yılında "Brave New World Revisited / Yeniden Ziyaret Edilen Cesur Yeni Dünya" yayımlandı. 1962'de yayımlanan "Island / Ada" son romanıdır. Aynı yıl Los Angeles'deki evi yandı. Huxley, kendi sözleriyle artık "mülksüz ve geçmişi olmayan" bir adamdı. Huxley, 22 Kasım 1963'te Hollywood'daki evinde hayata gözlerini yumdu.<br />
<br />
<br />
1940'lı yıllardan sonra Doğu mistisizmine ilgi duymaya başlayan Huxley'nin; bir yaşam boyu sürdürdüğü arayışını, ölmeden bir yıl önce yazdığı "Ada" adlı romanında, Zen Budizm'inde noktaladığını anlıyoruz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Dünyaca ünlü İngiliz şair ve yazar Aldous Huxley, 1894'te İngiltere'de dünyaya geldi. On altı yaşında, geçirdiği bir rahatsızlık sonucu bir yıl kör kalması, Huxley'in iç dünyasını keşfetmesine olanak verdi. Yirmili yaşlarının başında şiir ve öyküler yazmaya başlamasına karşın, yazın dünyasında ilk tanınışı "Crome Yellow / Krom Sarısı" (1921) adlı romanıyla oldu. Bunu izleyen romanları Antic Hay (1923), Those Barren Leaves (1925) ve Point Counter Point (1925), Huxley'nin çağdaş toplumun kusurlarını zekice olduğu kadar, acımasızca yargıladığı birer dahiyane taşlamadır. En bilinen eseri olan Cesur Yeni Dünya'nın (1932) da aralarında bulunduğu birçok romanında yazarın, II. Dünya Savaşı öncesinde tehlikeli bir şekilde kontrolden çıkmakta olduğunu hissettiği toplumun karmaşasına gösterdiği düşünsel tepkiler kolaylıkla hissedilebilir.<br />
<br />
<br />
Darwin'in ateşli savunucularından ünlü biyolog Thomas Henry Huxley'in torunu, yine ünlü biyolog Sir Juilan Huxley'in kardeşiydi. Annesi şair ve denemeci Matthew Arnold'ın yeğeniydi. Babası Leonard Huxley ise Cornhill dergisinin sahibi ve yöneticisiydi. Bilimi ve edebiyatı birleştiren bu entelektüel miras Huxley'in dünyaya bakışının temelini oluşturdu. 1908-1914 yılları arasında yaşadığı üç sarsıcı olay; annesinin ölümüyle ailesinin dağılması, Eton'da öğrenciyken onu neredeyse kör olma noktasına getiren göz hastalığı ve kardeşinin intiharı Huxley'in tüm gençliğini etkiledi ve hayatında silinmez izler bıraktı. Yazar, yaşamının sonuna kadar göz hastalığıyla savaşmak zorunda kaldı.<br />
<br />
<br />
1916-1920 yılları arasında, daha çok Fransız Simgecileri'nin etkisini taşıyan şiirlerden oluşan dört kitap yayımladı. Askerlikten muaf tutulan Huxley, bir süre bir çiftlikte tarım işçisi olarak çalıştı. 1919'da Maria Nys ile evlendi. Kısa öykülerinin yer aldığı Limbodan (1920) sonra kendisini üne kavuşturan "Crome Yellow / Krom Sarısı" (1921) adlı ilk romanı yayımlandı. Romanı F. Scott Fitzgerald övgüyle karşıladı. 1923'ten sonraki yıllarının büyük bölümünü İtalya'da geçiren Huxley, 1930-1937 arasında Güney Fransa'da yaşadı. 1925'te yayımlanan romanı "Those Barren Leaves / Şu Kısır Yapraklar"ı W. B. Yeats İngiliz romanına felsefenin dönüşü olarak değerlendirdi.<br />
<br />
<br />
Huxley'in ilk "fikir romanı" sayılan "Point Counter Point / Ses Sese Karşı" (1928) ününü daha da pekiştirdi. Ama ona asıl ününü "Brave New World / Cesur Yeni Dünya" (1932) adlı gelecekçi yergi romanı sağladı. Huxley, 1937'de ABD'ye gitmek üzere Avrupa'dan ayrıldığında ününün doruğundaydı. Aynı yıl ikliminin gözlerine iyi geleceği inancıyla Kaliforniya'ya yerleşti ve ölünceye kadar orada yaşadı. 1954 yılında yayımlanan "The Doors of Perception / Algı Kapıları" (1954) ve devamı niteliğindeki "Heaven and Hell / Cennet ve Cehennem" (1956) geniş yankılara yol açtı. Kitap "beat kuşağı"nın başucu yapıtlarından biri oldu. The Doors topluluğu adını bu kitaptan esinlenerek aldı, ayrıca yapıt The Beatles'in Sergeant Pepper albümüne esin kaynağı oldu. 1955'te Maria Huxley öldü. Aldous Huxley, bir yıl sonra psikoterapist Laura Archera ile evlendi.<br />
<br />
<br />
1958 yılında "Brave New World Revisited / Yeniden Ziyaret Edilen Cesur Yeni Dünya" yayımlandı. 1962'de yayımlanan "Island / Ada" son romanıdır. Aynı yıl Los Angeles'deki evi yandı. Huxley, kendi sözleriyle artık "mülksüz ve geçmişi olmayan" bir adamdı. Huxley, 22 Kasım 1963'te Hollywood'daki evinde hayata gözlerini yumdu.<br />
<br />
<br />
1940'lı yıllardan sonra Doğu mistisizmine ilgi duymaya başlayan Huxley'nin; bir yaşam boyu sürdürdüğü arayışını, ölmeden bir yıl önce yazdığı "Ada" adlı romanında, Zen Budizm'inde noktaladığını anlıyoruz.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nasrullah Purcevadi]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=432</link>
			<pubDate>Thu, 16 Oct 2008 22:33:29 -0400</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=432</guid>
			<description><![CDATA[1904 yılında İran'ın Tahran şehrinde dünyaya gelen Pürcevadi, İlk ve orta öğrenimini Tahran'da tamamladıktan sonra 1922 yılında yükseköğrenim görmek üzere Amerika'ya gitti ve San Francisco Eyalet Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi. Tahran Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde tamamladığı master ve doktora çalışmalarını müteakiben aynı bölümde halen sürdürdüğü öğretim görevliliğine başladı. "Meârif" ve "Neşr-i Dâniş" dergilerinin müdürlüğünü yapmakta olan Pürcevadi'nin tasavvuf tarihi hakkında birçok araştırması bulunmaktadır.<br />
<br />
<br />
ESERLERİ: "Sultân-ı Tarîkat" (Ahmed Gazâlî'nin hayatı ve eserleri), "Der Amedî be Felsefe-i Eflôtîn" (Plotinus Felsefesine Giriş), "Zindegî ve Âsâr-i Ebu'l-Hasen-i Büstî" (Ebu'l-Hasen-i Büstî'nin Hayatı ve Eserleri), "Aynu'l-Kuzât ve Ustâdân-ı" (Aynu'l-Kuzât ve Hocaları), "Bû-yi Cân" (Can Esintisi -İslâm'da Şiir Metafiziği), "Şi'r o Şer'" (Attâr'a göre şiir felsefesi), "Sevânîh-i Ahmed-i Gazâlî" (tashih ve İngilizce'ye tercüme), "Risaletü't-Tayr-ı Ahmed Gazâlî" (tashih), "Mukâtebât-i Ahmed-i Gazâlî bâ Aynu'l-Kuzât-i Hemedânî" (Ahmed Gazâlî ile Aynu'l-Kuzât Hemedânî'nin Yazışmaları), "Nigâhî-i Diğer".]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[1904 yılında İran'ın Tahran şehrinde dünyaya gelen Pürcevadi, İlk ve orta öğrenimini Tahran'da tamamladıktan sonra 1922 yılında yükseköğrenim görmek üzere Amerika'ya gitti ve San Francisco Eyalet Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi. Tahran Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde tamamladığı master ve doktora çalışmalarını müteakiben aynı bölümde halen sürdürdüğü öğretim görevliliğine başladı. "Meârif" ve "Neşr-i Dâniş" dergilerinin müdürlüğünü yapmakta olan Pürcevadi'nin tasavvuf tarihi hakkında birçok araştırması bulunmaktadır.<br />
<br />
<br />
ESERLERİ: "Sultân-ı Tarîkat" (Ahmed Gazâlî'nin hayatı ve eserleri), "Der Amedî be Felsefe-i Eflôtîn" (Plotinus Felsefesine Giriş), "Zindegî ve Âsâr-i Ebu'l-Hasen-i Büstî" (Ebu'l-Hasen-i Büstî'nin Hayatı ve Eserleri), "Aynu'l-Kuzât ve Ustâdân-ı" (Aynu'l-Kuzât ve Hocaları), "Bû-yi Cân" (Can Esintisi -İslâm'da Şiir Metafiziği), "Şi'r o Şer'" (Attâr'a göre şiir felsefesi), "Sevânîh-i Ahmed-i Gazâlî" (tashih ve İngilizce'ye tercüme), "Risaletü't-Tayr-ı Ahmed Gazâlî" (tashih), "Mukâtebât-i Ahmed-i Gazâlî bâ Aynu'l-Kuzât-i Hemedânî" (Ahmed Gazâlî ile Aynu'l-Kuzât Hemedânî'nin Yazışmaları), "Nigâhî-i Diğer".]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cevat Sakir Kabaagacli]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=431</link>
			<pubDate>Thu, 16 Oct 2008 22:32:24 -0400</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=431</guid>
			<description><![CDATA[Halikarnas Balıkçısı<br />
Cevat Şakir Kabaağaçlı, Bodrum'a olan aşkı ile tanınan ünlü roman ve hikaye yazarı.<br />
<br />
<br />
Cevat Şakir, 1890 yılında babası tarihçi, yazar ve vezir Mehmet Şakir Paşa Girit'te yüksek komiserlik görevinde iken Girit'te doğdu. Doğum yeri ve tarihi konusunda farklı kaynaklar farklı bilgiler vermektedirler. Annesi İsmet Hanım'dır. Cevat Şakir baba tarafından Şakirpaşa Ailesi olarak tanınan köklü bir Osmanlı ailesine mensup olup, amcası II. Abdülhamit'in sadrazamlarından Cevat Şakir Paşa'dır.<br />
<br />
<br />
Çocukluğu babasının elçilik yaptığı Atina'da geçmiştir. 1904'te Robert Kolej'ini bitirdi ve yüksek öğrenimini 1908'de İngiltere&#8217;de Oxford Üniversitesi Yeni Çağlar Tarihi Bölümü&#8217;nde tamamladı. 1913&#8217;te evlendiği İtalyan eşiyle İtalya&#8217;da kaldı. Bu sırada resim dersleri aldı, İtalyanca ve Latince öğrendi. 1914&#8217;te babası Mehmet Şakir Paşa, Cevat Şakir&#8217;in tabancasından çıkan bir kurşunla Afyon&#8217;da ölünce Cevat Şakir 14 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezasının yedi yılını çektikten sonra yakalandığı verem hastalığından ötürü affedilip tahliye edildi.<br />
<br />
<br />
Bir süre tekkeye devam etti. 1910-1925 arasında Resimli Ay ve İnci gibi dergilere yazılar yazdı; kapak resimleri, süslemeler, karikatürler çizdi. Zekariya Sertel &#8217;in çıkardığı Resimli Hafta &#8217;da Hüseyin Kenan takma adıyla yazdığı &#8220;Hapishane İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler&#8221; adlı öykü yüzünden Ankara İstiklal Mahkemesi&#8217;nde yargılandı ve Bodrum&#8217;da 3 yıl sürgün cezasına çarptırıldı (1925). Bir buçuk yıl sonra cezası affa uğrayınca İstanbul&#8217;a dönmedi, çok sevdiği Bodrum&#8217;da kaldı. 1947'de İzmir Karataş'a yerleşerek hayatını gazetecilik ve turist rehberliğiyle kazandı.<br />
<br />
<br />
1973'te kemik kanserinden İzmir'de öldü. Vasiyeti üzerine Bodrum'da manevi oğlu Şadan Gökovalı ile birlikte seçtiği yerde gömüldü.<br />
<br />
Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın iki çocuğu vardı. (Oğlu Suat Kabaağaçlı, Kızı İsmet Kabaağaçlı Noonan)<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
HALİKARNAS BALIKÇISI&#8217;NIN VASİYETİ<br />
<br />
<br />
Şadan Gökovalı, (Manevi oğlu) Halikarnas Balıkçısı&#8217;nın kendisine yaptığı vasiyeti şöyle anlatıyor;<br />
<br />
<br />
"Yazacağım bunlar ama belki yazamadan giderim. Sana şimdiden söylemiş olayım. Bodrum&#8217;a gömülmek istiyorum. Bittabi orayı çok sevdim. Hayli hizmetimde geçti. Belediye&#8217;yede yazmak istiyorum ama sana söyleyeyim daha iyi. Mindos kapısı tarafında bir yere gömsünler beni, yanımda Hatice&#8217;ye de (son eşi) bir yer ayırsınlar. Sakın mermer, beton filan istemem ha... Bir taş bulun, uzunca bir taş, yazısız. Onu diken mezarımın başına. Falanca oğlu filancaymış şu tarihte doğup şu tarihte ölmüşüm. Katiyen yazı istemiyorum, basit bir taş. Eh bizim tekne su almaya başladı. Şatafatı da sevmem, tepelere, deniz gören yerlere gömülmem şart değil. Nasıl olsa yattığım yerden denizi seyredemem, denizi ruhumda yaşatıyor gönül gözüyle her zaman görüyorum. Suat (oğlu) sık sık ziyaret edebilmeleri için İzmir&#8217;e gömmek istediklerini söylüyor. İstemem yahu. Bodrum&#8217;u severim bilirsin. Beni ziyaret için çocuklar arasıra da olsa gezmiş, hava almış olurlar. Zaten ben saygı duruşu isteyecek değilim ya. Balıkçı&#8217;ya bir Merhaba yaraşır.&#8221;<br />
<br />
<br />
Halikarnas Balıkçısı&#8217;nın mezarının yerini nasıl tespit ettiğini kızı İsmet Noonan kendisiyle yaptığımız şöyle anlattı;<br />
"1972 yılında babamla beraber Bodrum&#8217;a geldik. Artemis pansiyonda kaldık. Babam hasta olduğu için yanından hiç ayrılmıyordum. Babamın Hasip diye bir arkadaşı vardı. Bana onun yanına gideceğini söyledi. Turizm müdürü Çam&#8217;ı, arkadaşı Hasip&#8217;i ve Belediye Başkanını alarak gömülmek istediği yeri göstermiş. Biz babamın naaşını getirdiğimizde mezar hazırlanmıştı.&#8221;<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Sanat hayatı<br />
1926&#8217;dan sonra deniz hikayeleriyle tanındı. Konularını Ege Bölgesi ve Akdeniz Bölgesi kıyı ve açıklarında gelişen, denize bağlı olaylardan çıkardı. İçinde yaşadığı, en küçük ayrıntılarına kadar bildiği hür ve asi denizi, kaderleri denizin elinde olan balıkçıları, dalgıçları, sünger avcılarını ve gemileri zengin bir terim ve mitologya hazinesinden güçlenerek, denize karşı sonsuz bir hayranlıktan gelen şiirli, yer yer aksayan, ama sürükleyip götüren bir anlatımla hikaye ve romana geçirdi.<br />
<br />
<br />
Yazı ve düşünceleriyle Azra Erhat gibi döneminin önemli aydınlarını etkilemiş bir kişi olarak, çeşitli dillerden yüz kadar da kitap çevirmiş olan ve kendi eserlerinin sonraki baskıları yapılagelen Balıkçı&#8217;ya Kültür Bakanlığı&#8217;nca 1971 Devlet Kültür Armağanı verilmiştir.<br />
<br />
<br />
Geniş bibliyografyası Yeni Yayınlar dergisinin Ekim 1974 sayısındadır. Bütün Eserleri Bilgi Yayınevi&#8217;nce toplanmaktadır.<br />
<br />
<br />
<br />
Eserleri<br />
Hikaye kitapları<br />
Ege Kıyılarından (1939)<br />
Merhaba Akdeniz (1947)<br />
Ege&#8217;nin Dibi (1952)<br />
Yaşasın Deniz (1954)<br />
Gülen Ada (1957)<br />
Ege&#8217;den (1972)<br />
Gençlik Denizlerinde (1973)<br />
Parmak Damgası (1986)<br />
Dalgıçlar (1991)<br />
<br />
<br />
Romanları<br />
Aganta Burina Burinata (1945)<br />
Ötelerin Çocuğu (1956)<br />
Uluç Reis (1962)<br />
Turgut Reis (1966)<br />
Deniz Gurbetçileri (1969)<br />
<br />
<br />
Deneme kitapları<br />
Anadolu Efsaneleri (1954)<br />
Anadolu Tanrıları (1955)<br />
Mavi Sürgün (Anıları, 1961)<br />
Anadolu&#8217;nun Sesi (inceleme, 1971)<br />
Hey Koca Yurt (1972)<br />
Merhaba Anadolu (1980)<br />
Düşün Yazıları (1981)<br />
Altıncı Kıta Akdeniz (1982)<br />
Sonsuzluk Sessiz Büyür (1983)<br />
Çiçeklerin Düğünü (1991)<br />
Arşipel (1993)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Halikarnas Balıkçısı<br />
Cevat Şakir Kabaağaçlı, Bodrum'a olan aşkı ile tanınan ünlü roman ve hikaye yazarı.<br />
<br />
<br />
Cevat Şakir, 1890 yılında babası tarihçi, yazar ve vezir Mehmet Şakir Paşa Girit'te yüksek komiserlik görevinde iken Girit'te doğdu. Doğum yeri ve tarihi konusunda farklı kaynaklar farklı bilgiler vermektedirler. Annesi İsmet Hanım'dır. Cevat Şakir baba tarafından Şakirpaşa Ailesi olarak tanınan köklü bir Osmanlı ailesine mensup olup, amcası II. Abdülhamit'in sadrazamlarından Cevat Şakir Paşa'dır.<br />
<br />
<br />
Çocukluğu babasının elçilik yaptığı Atina'da geçmiştir. 1904'te Robert Kolej'ini bitirdi ve yüksek öğrenimini 1908'de İngiltere&#8217;de Oxford Üniversitesi Yeni Çağlar Tarihi Bölümü&#8217;nde tamamladı. 1913&#8217;te evlendiği İtalyan eşiyle İtalya&#8217;da kaldı. Bu sırada resim dersleri aldı, İtalyanca ve Latince öğrendi. 1914&#8217;te babası Mehmet Şakir Paşa, Cevat Şakir&#8217;in tabancasından çıkan bir kurşunla Afyon&#8217;da ölünce Cevat Şakir 14 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezasının yedi yılını çektikten sonra yakalandığı verem hastalığından ötürü affedilip tahliye edildi.<br />
<br />
<br />
Bir süre tekkeye devam etti. 1910-1925 arasında Resimli Ay ve İnci gibi dergilere yazılar yazdı; kapak resimleri, süslemeler, karikatürler çizdi. Zekariya Sertel &#8217;in çıkardığı Resimli Hafta &#8217;da Hüseyin Kenan takma adıyla yazdığı &#8220;Hapishane İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler&#8221; adlı öykü yüzünden Ankara İstiklal Mahkemesi&#8217;nde yargılandı ve Bodrum&#8217;da 3 yıl sürgün cezasına çarptırıldı (1925). Bir buçuk yıl sonra cezası affa uğrayınca İstanbul&#8217;a dönmedi, çok sevdiği Bodrum&#8217;da kaldı. 1947'de İzmir Karataş'a yerleşerek hayatını gazetecilik ve turist rehberliğiyle kazandı.<br />
<br />
<br />
1973'te kemik kanserinden İzmir'de öldü. Vasiyeti üzerine Bodrum'da manevi oğlu Şadan Gökovalı ile birlikte seçtiği yerde gömüldü.<br />
<br />
Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın iki çocuğu vardı. (Oğlu Suat Kabaağaçlı, Kızı İsmet Kabaağaçlı Noonan)<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
HALİKARNAS BALIKÇISI&#8217;NIN VASİYETİ<br />
<br />
<br />
Şadan Gökovalı, (Manevi oğlu) Halikarnas Balıkçısı&#8217;nın kendisine yaptığı vasiyeti şöyle anlatıyor;<br />
<br />
<br />
"Yazacağım bunlar ama belki yazamadan giderim. Sana şimdiden söylemiş olayım. Bodrum&#8217;a gömülmek istiyorum. Bittabi orayı çok sevdim. Hayli hizmetimde geçti. Belediye&#8217;yede yazmak istiyorum ama sana söyleyeyim daha iyi. Mindos kapısı tarafında bir yere gömsünler beni, yanımda Hatice&#8217;ye de (son eşi) bir yer ayırsınlar. Sakın mermer, beton filan istemem ha... Bir taş bulun, uzunca bir taş, yazısız. Onu diken mezarımın başına. Falanca oğlu filancaymış şu tarihte doğup şu tarihte ölmüşüm. Katiyen yazı istemiyorum, basit bir taş. Eh bizim tekne su almaya başladı. Şatafatı da sevmem, tepelere, deniz gören yerlere gömülmem şart değil. Nasıl olsa yattığım yerden denizi seyredemem, denizi ruhumda yaşatıyor gönül gözüyle her zaman görüyorum. Suat (oğlu) sık sık ziyaret edebilmeleri için İzmir&#8217;e gömmek istediklerini söylüyor. İstemem yahu. Bodrum&#8217;u severim bilirsin. Beni ziyaret için çocuklar arasıra da olsa gezmiş, hava almış olurlar. Zaten ben saygı duruşu isteyecek değilim ya. Balıkçı&#8217;ya bir Merhaba yaraşır.&#8221;<br />
<br />
<br />
Halikarnas Balıkçısı&#8217;nın mezarının yerini nasıl tespit ettiğini kızı İsmet Noonan kendisiyle yaptığımız şöyle anlattı;<br />
"1972 yılında babamla beraber Bodrum&#8217;a geldik. Artemis pansiyonda kaldık. Babam hasta olduğu için yanından hiç ayrılmıyordum. Babamın Hasip diye bir arkadaşı vardı. Bana onun yanına gideceğini söyledi. Turizm müdürü Çam&#8217;ı, arkadaşı Hasip&#8217;i ve Belediye Başkanını alarak gömülmek istediği yeri göstermiş. Biz babamın naaşını getirdiğimizde mezar hazırlanmıştı.&#8221;<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Sanat hayatı<br />
1926&#8217;dan sonra deniz hikayeleriyle tanındı. Konularını Ege Bölgesi ve Akdeniz Bölgesi kıyı ve açıklarında gelişen, denize bağlı olaylardan çıkardı. İçinde yaşadığı, en küçük ayrıntılarına kadar bildiği hür ve asi denizi, kaderleri denizin elinde olan balıkçıları, dalgıçları, sünger avcılarını ve gemileri zengin bir terim ve mitologya hazinesinden güçlenerek, denize karşı sonsuz bir hayranlıktan gelen şiirli, yer yer aksayan, ama sürükleyip götüren bir anlatımla hikaye ve romana geçirdi.<br />
<br />
<br />
Yazı ve düşünceleriyle Azra Erhat gibi döneminin önemli aydınlarını etkilemiş bir kişi olarak, çeşitli dillerden yüz kadar da kitap çevirmiş olan ve kendi eserlerinin sonraki baskıları yapılagelen Balıkçı&#8217;ya Kültür Bakanlığı&#8217;nca 1971 Devlet Kültür Armağanı verilmiştir.<br />
<br />
<br />
Geniş bibliyografyası Yeni Yayınlar dergisinin Ekim 1974 sayısındadır. Bütün Eserleri Bilgi Yayınevi&#8217;nce toplanmaktadır.<br />
<br />
<br />
<br />
Eserleri<br />
Hikaye kitapları<br />
Ege Kıyılarından (1939)<br />
Merhaba Akdeniz (1947)<br />
Ege&#8217;nin Dibi (1952)<br />
Yaşasın Deniz (1954)<br />
Gülen Ada (1957)<br />
Ege&#8217;den (1972)<br />
Gençlik Denizlerinde (1973)<br />
Parmak Damgası (1986)<br />
Dalgıçlar (1991)<br />
<br />
<br />
Romanları<br />
Aganta Burina Burinata (1945)<br />
Ötelerin Çocuğu (1956)<br />
Uluç Reis (1962)<br />
Turgut Reis (1966)<br />
Deniz Gurbetçileri (1969)<br />
<br />
<br />
Deneme kitapları<br />
Anadolu Efsaneleri (1954)<br />
Anadolu Tanrıları (1955)<br />
Mavi Sürgün (Anıları, 1961)<br />
Anadolu&#8217;nun Sesi (inceleme, 1971)<br />
Hey Koca Yurt (1972)<br />
Merhaba Anadolu (1980)<br />
Düşün Yazıları (1981)<br />
Altıncı Kıta Akdeniz (1982)<br />
Sonsuzluk Sessiz Büyür (1983)<br />
Çiçeklerin Düğünü (1991)<br />
Arşipel (1993)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atilla ilhan]]></title>
			<link>http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=430</link>
			<pubDate>Thu, 16 Oct 2008 22:31:02 -0400</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumcak.net/showthread.php?tid=430</guid>
			<description><![CDATA[Attila İlhan 15 Haziran 1925&#8217;te Menemen&#8217;de doğdu. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı kentlerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza Nazım Hikmet şiiri göndermesi nedeniyle 1941&#8217;de tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı.<br />
<br />
<br />
CHP ŞİİR ARMAĞANI&#8217;NDA İKİNCİLİK ÖDÜLÜNÜ KAZANDI<br />
Türkiye&#8217;nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi&#8217;ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı&#8217;nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü kazandı. 1946&#8217;ta mezun oldu.<br />
<br />
<br />
İstanbul Hukuk Fakültesi&#8217;ne kaydoldu. Üniversite yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanmaya başladı. 1948&#8217;de ilk şiir kitabı Duvar&#8217;ı yayınladı.<br />
<br />
<br />
1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Paris&#8217;e gitti. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan bir çok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye&#8217;ye geri dönüşünde sıklıkla başı polisle derde girdi. Bir kaç kez gözaltına alındı.<br />
<br />
<br />
1950&#8217;Lİ YILLARDA ADINI DUYURDU<br />
1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca tekrar Paris&#8217;e gitti. Fransa&#8217;daki bu dönem Attilâ İlhan&#8217;ın Fransızca&#8217;yı ve Marksizmi öğrendiği yıllardır. 1950&#8217;li yılları İstanbul - İzmir - Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini Türkiye çapında duyurmaya başladı.<br />
<br />
<br />
Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesi&#8217;ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953&#8217;te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlar. 1957&#8217;de askerliğini yaptıktan sonra sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Ali Kaptanoğlu adıyla onbeşe yakın senaryo yazdı.<br />
<br />
<br />
&#8217;YASAK SEVİŞMEK&#8217; VE &#8216;AYNANIN İÇİNDEKİLER&#8217;<br />
1960&#8217;ta Paris&#8217;e geri döndü. Babasının ölmesiyle birlikte İzmir&#8217;e döndü. Sekiz yıl İzmir&#8217;de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler serisinden Bıçağın Ucu yayınlandı. 1968&#8217;te evlendi, 15 yıl evli kaldı.<br />
<br />
<br />
1973&#8217;te Bilgi Yayınevi&#8217;nin danışmanlığını üstlenerek Ankara&#8217;ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak&#8217;ı Ankara&#8217;da yazdı. 81&#8217;e kadar Ankara&#8217;da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul&#8217;a yerleşti.<br />
<br />
<br />
&#8216;SEKİZ SÜTUNA MANŞET&#8217;, &#8216;KARTALLAR YÜKSEK UÇAR&#8217; VE &#8216;YARIN ARTIK BUGÜNDÜR&#8217;<br />
İstanbul&#8217;da gazetecilik serüveni Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından beri köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesi&#8217;nde sürdürmekteydi. 1970&#8217;lerde Türkiye&#8217;de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür senaryosunu yazdığı dizilerdi.<br />
<br />
<br />
Türk edebiyatının usta kalemi Attila İlhan, 80 yaşında hayatını kaybetti. ()<br />
<br />
<br />
ATTİLÂ İLHAN KİTAPLARI<br />
<br />
<br />
ŞİİR<br />
 Duvar<br />
 Sisler Bulvarı<br />
 Yağmur Kaçağı<br />
 Ben Sana Mecburum<br />
 Belâ Çiçeği<br />
 Yasak Sevişmek<br />
 Tutuklunun Günlüğü<br />
 Böyle Bir Sevmek<br />
 Elde Var Hüzün<br />
 Korkunun Krallığı<br />
 Ayrılık Sevdaya Dâhil<br />
 Kimi Sevsem Sensin<br />
<br />
<br />
ROMAN<br />
Sokaktaki Adam<br />
Zenciler Birbirine Benzemez<br />
Kurtlar Sofrası<br />
Aynanın İçindekiler<br />
 Bıçağın Ucu<br />
 Sırtlan Payı<br />
 Yaraya Tuz Basmak<br />
 Dersaadet&#8217;te Sabah Ezanları<br />
 O Karanlıkta Biz<br />
 Fena Halde Leman<br />
 Haco Hanım Vay<br />
 Allahın Süngüleri-Reis Paşa<br />
<br />
<br />
ÖYKÜ<br />
Yengecin Kıskacı<br />
<br />
<br />
DENEME-ANI<br />
Abbas Yolcu<br />
Yanlış Kadınlar Yanlış Erkekler<br />
ANILAR VE ACILAR<br />
 Hangi Sol<br />
 Hangi Batı<br />
 Hangi Seks<br />
 Hangi Sağ<br />
 Hangi Atatürk<br />
 Hangi Edebiyat<br />
 Hangi Laiklik<br />
 Hangi Küreselleşme<br />
<br />
<br />
ATTİLÂ İLHAN&#8217;IN DEFTERİ<br />
 Gerçekçilik Savaşı<br />
 &#8216;İkinci Yeni&#8217; Savaşı<br />
 Faşizmin Ayak Sesleri<br />
 Batı&#8217;nın &#8216;Deli Gömleği&#8217;<br />
 Sağım Solum Sobe<br />
 Ulusal Kültür Savaşı<br />
 Sosyalizm Asıl Şimdi<br />
 Aydınlar Savaşı<br />
 Kadınlar Savaşı<br />
CUMHURİYET SÖYLEŞİLERİ<br />
 Bir Sap Kırmızı Karanfil<br />
 Ufkun Arkasını Görebilmek<br />
 Sultan Galiyef<br />
 Dönek Bereketi<br />
 Yıldız, Hilâl ve Kalpak<br />
<br />
<br />
ÇEVİRİLERİ<br />
Kanton&#8217;da İsyan (Malraux)<br />
Umut (Malraux)<br />
Basel&#8217;in Çanları (Aragon)<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
AN GELİR<br />
an gelir<br />
paldır küldür yıkılır bulutlar<br />
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet<br />
o eski heyecan ölür<br />
an gelir biter muhabbet<br />
çalgılar susar heves kalmaz<br />
şatârâbân ölür<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
şarabın gazabından kork<br />
çünkü fena kırmızıdır<br />
kan tutar / tutan ölür<br />
sokaklar kuşatılmış<br />
karakollar taranır<br />
yağmurda bir militan ölür<br />
<br />
<br />
an gelir<br />
ömrünün hırsızıdır<br />
her ölen pişman ölür<br />
hep yanlış anlaşılmıştır<br />
hayalleri yasaklanmış<br />
an gelir şimşek yalar<br />
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını<br />
direkler çatırdar yalnızlıktan<br />
sehpada pir sultan ölür<br />
<br /